13 Nisan 2018 Cuma

Ruh Adam Kitabı Özet

Ruh Adam Kitabı Özet
Ruh Adam
.

Geçmiş gün olur ki, an gibi yaşanır. An olur ki, geçmişte gibi yaşanır dedirten çılgın bir roman.
Çılgın bir askerin yüzyıllar süren gönül sürgünün hikayesi adeta. Romantik ve disipliner bir çerçeve belirlenirken bir taraftan şizofrenik bir anafor sarıyor okuyucu. Bir an güçlü bir asker iken bir anda duygusal bir liseli oluyor insan.
Kitap bittiğinde kasede ne kaldı diye düşündüğünüzde ise:
Uğrunda nice fedakarlık ettiğimiz,
Çileler çektiğimiz,
Ateşlendiğimiz,
Yandığımız bu dünya bir hayal aslında.
Hakikat ise herşeyin üzerinde. Çırılçıplak hep bizimle.
Bu münasebetle, ruhumuzun Güntülüsü (Romanın kahramanlarından-Liseli Kız) hep diri kalacak ve biz onu aramayı değil, onunla yaşamayı öğreneceğiz. Eskimeyenlerin de dediği gibi: “Aramakla bulunmazmış. Bulanlarsa arayanlarmış.”
Romanın seyrinde okuyucu daima bir arayış içerisinde kalıyor. Bir önceki sayfa ile bir sonraki sayfa arasında kalıyor sıklıkla. Hiç bitmesin dediğin bir aşk anından hemen geçmeli bu an dediğin gelgitlerle dolu bir eser. İnsan psikolojisinin türlü halleri ve kalbin ruha direnişi. Asker karakterli olayın kahramanı Selim Pusat, ne vakit ruhunun derununa dalsa o vakit olunmaz kargaşalar yaşıyor ve yaşatıyor okuyanlara.
Toplumumuzda kesinlikle rastlanabilecek teşhis ve kinayelerle dolu eser, ruhunu gönül ve akıl hapishanesinde zindanlara atmış insanların bir hikayesi aslında. Hepimizden bir demet.
Okunmasını kesinlikle tavsiye ettiğim gizemli bir eser “Ruh Adam”. Kışkırtıcı, huzurlu, isyankar bir eser. Türk edebiyatında pek rastlanmayacak tarzda bir eser. Psikoloji ve tarih birarada. Askeri sembolizden yansımalar da hissedildiği eserde, kendinizi bulutların üstünde, zaman ve mekanın üzerinde yani tabiatüstü bir anda görebiliyorsunuz her sayfa başında. Bir ruh mücadelesi olan “Ruh Adam” dan geriye kalan bir tutam belirsizlik, bir tutam aşk, bir tutam nefisle mücadele, bir tutam suç ve ceza.

KİTAPTAN NOTLAR:
-“Gönlüm dolu âh u zâr kaldı…” Bir gönülün âh u zâr ile dolmasının ne demek olduğunu gönlü rahat olanlar anlayamaz.
-Kendilerini yalnız ve kimsesiz sananlar, çevrelerinde dostlar gördükleri zaman nasıl bir inşirah duyarlarsa Ayşe de onu duyuyordu.
-Felaketler ve kederler gibi bahtiyarlıklarla sevinçler de geçici idi.
-Fuzuli’den: “Can verme gam-ı aşka ki aşk afet-i candır. Aşk afet-i can olduğu meşhur-ı cihandır!”
-Enis Behiç’ten: “Ey vatan! Güzel Turan! Sana feda biz varız. Düşman oğlu meydana çık! Kahramanlık kimde ise anlarız!”
-Selim Pusat’tan:
“Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder…
Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök ver!
Yoktur öte alemde de kurtulmaya bir yer!
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın…”

Selim Pusat’tan:
“Sevda gibi bir gizli emel ruhuna sinmiş,
Bir haz ki hayalden bile üstün ve derinmiş,
Gökten gelerek gönlüne rüzgar gibi inmiş,
Bir sır ki bu, ölsen bile asla açamazsın…
Anlatması imkansız olan öyle bir an ki,
Hülyadaki ses varlığının gayesi sanki…
Bak emrediyor; Daldığın âlemden uyan ki,
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın…”
-Evet!Bin yıldan beri yaşıyorsunuz. Hatta belki de iki bin yıldan beri. Mete’nin askerlerini sadakat sınavından geçirmek için sevgililerine, nişanlılarına, eşlerine ok atmalarını emrettiği ve büyük sevgileri dolayısıyle ok atmayanları idam ettirdiği zamanlardan beri…”
-Güntülü esrarlı ses ve büyük bir ciddiyetle: “Ben Ok atılmayanlardan biriydim!.”
Hüseyin Nihal Atsız
Hüseyin Nihal Atsız Bey'in babası, Gümüşhane ilinin Dorul ilçesinin Midi köyünden 'Çiftçioğulları' ailesine mensup (Deniz Makina Önyüzbaşısı) Hüseyin Ağa´nın oğlu (Deniz Güverte Binbaşı) Mehmet Nail Bey olup; annesi ise, Trabzon'un kadıoğulları ailesinden (Deniz Yarbayı) Osman Fevzi Bey´in kızı fatma Zehra Hanım'dır.

Atsız'ın babası Mehmet Nail Bey (1877-1944) donanmaya girer ve Deniz Güverte Binbaşılığına kadar terfi eder. 1903 yılındaYüzbaşı iken ilk eşi Fatma Zehra Hanım'la evlenir. Bu evlilikten, 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihal, 1 Mayıs 1910'da Ahmet Necdet (Sancar) ve Aralık 1912'de de Fatma Nezihe (Çiftiçioğlu) olmak üzere üç çocuğu olur.

Atsız, ilkokula, altı yaşında, Kadıköy'deki Fransız okulunda başlar. Fakat çok geçmeden çıkan bir yangında okulun yanması sonucu aynı semtteki Alman Okulu'na verilir (1911) . Bir süre sonra, Kızıldeniz'de bulunan Malatya ganbotunun süvarisi olan babasının yanına gider. Bu arada Türk-İtalyan savaşı çıkar ve ganbotun İstanbul'un emri ile Süveyş'e sığınması üzerine Atsız'da bir kaç ay Fransız okuluna devam eder.

İstanbul Sultanisi'nin onuncu sınıfında iken (1922) , imtihanla Askeri Tıbbiye'ye girer. Tıbbiyeden sonra Kabataş Lisesi'nde üç ay kadar yardımcı öğretmenlik yapar. Bilahere Deniz Yolları'nın 'Mahmut Şevket Paşa' adlı vapurunda katip olarak çalışır ve birkaç seferde katılır. Ancak bu işten tatmin olmaz ve 1926 yılında İstanbul Darülfünunu'nun (üniversitesinin) Edebiyat Fakültesinin yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolur.

Atsız fakülteden mezun olduktan sonra, Hocası Köprülü, Maarif Vekaleti nezdinde Atsız için aracılık eder ve sekiz yıllık mecburi hizmetlerini affettirerek, kendi yanına asistan olarak alır (25 Ocak 1931) .

15 Mayıs 1931'de 'Atsız Mecmua'yı çıkartmaya başlar. Yazı kadrosuna M. Fuat Köprülü, Zeki Velidi Toğan, Abdulkadir İnan gibi ilim adamlarının da dahil bulunduğu bu 'Türkçü ve Köycü' dergi, Ziya Gökalp'ten sonra Cumhuriyet döneminde Türkçülük çığrını açar. Dergi, 25 Eylül 1932 tarihine kadar 17 sayı çıkar. Atsız, Orhun dergisinin 1 Mart 1944 tarihli 15. sayısında, İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun 1944 Şubat'ında Halkevinde verdiği konferansta komünistlerin küstah hareketleri ve sözleri nedeniyle, devrin başkanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben bir 'Açık Mektup' yayınlar. Bir yıl önceki Türkçe sözleri hatırlatılarak 'solculuğun müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerlediğini' açıklar. Bunu ikinci mektup takip eder. Yurdun her yerinden ilgi gören açık mektuplar, kısa zamanda ülkenin gündemini meşgul etmeye başlar. Bu durumdan tedirgin olan zamanın Milli Eğitim Bakanı tarafından, Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki Edebiyat öğretmenliği görevine 7 Nisan 1944 tarihinde son verir. Dergi kapatılır ve Atsız hakkında dava açılır.

Atsız İstanbul'da oturduğu için, trenle Ankara'ya gider, garda binlerce genç tarafından karşılaşılır. Birçok genç tutuklanır. Mahkeme, Atsız'ı 4 ay hapis cezasına mahkum ederse de daha önce mahkumiyeti olmadığı ve iyi hali gözetilerek, cezalarının teciline karar verir.

'Irkçılık-Turancılık' davası, 7 Eylül 1944'den itibaren haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eder, 29 Mart 1945 tarihli duruşmada, Atsız 6,5 yıla arkadaşları da muhtelif cezalara mahkum edilirler. Temyiz üzere Askeri Yargıtay kararı esastan bozar. Atsız, 1,5 yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir.

1950-1951 öğrenim yılının başında Haydar Paşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine getirilen Atsız, burada iki yıl görev yaptı. Bu defa da 3 Mayıs'ın kutlamaları için Ankara'da verdiği ilmi bir konferans bahane edilerek öğretmenlikten alındı ve Süleymaniye Kütüphanesindeki eski görevine iade edildi (1952) . Burada 17 yıl çalıştıktan sonra 1969'da emekliye ayrıldı.

1950-1952 yıllarında yayınlanan haftalık Orhun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962'de kurulan Türkçüler Derneği'nin genel başkanlığını üstlendi. 1964'den vefatına kadar Ötüken dergisini yayınladı. Ötüken'de bölücülük hareketlerine karşı dikkatleri çeken yazıları sebebiyle kendisi 'bölücülük' iddiası ile suçlanarak yargılandı.

Fikir hareketini yürütmek, Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemeyi, Allah'tan başka kimseden korkmamayı, dünya ile ilgili arzu ve ihtiyaçlara tenezzül etmemeyi gerektirir ki, her zaman saygı ve hayranlıkla andığımız Atsız; baş eğmeyen, diz çökmeyen ve bütün baskılara rağmen susmayan, susturulamayan bir dava adamı olarak, arkasından silinmez izler bırakarak tarihe geçmiştir.

Nihal Atsız son derece mütevazı imkanlar içinde yaşamasına rağmen, Türk Edebiyatı'nın ve Türk fikir hayatının en değerli eserlerine dev boyutta eserler katmış ve tek başına Türk Milliyetçiliği'nin akademisi haline gelmiştir.

AKLI KARIŞIK KİTAP ÖZET

Aklı Karışık kitap özet

Arka Kapak Yazısı (Tanıtım Bülteninden)



Yaşamında artık seni hayrete düşüren pek bir şey kalmadıysa,

Çoğu zaman kendini keyifsiz, şevksiz, enerjisiz hissediyorsan,

Bazen göğsün sıkıntıdan çatlayacakmış gibi hissediyorsan

Anla ki aslında kalbin sana sesleniyor!

Ona kulak ver ki en sıradan gördüğün şeyler bile seni hayretten hayrete düşürsün.

Sıra dışı ancak makul deneyimlere açıl, alışkanlıklarına meydan oku:

Birkaç gün köyde köy koşullarına uyarak yaşa,

Sanatla ilgilen, sanatçıların atölyesine misafir ol,

Muhtaçlara yardım et, hastaları ziyaret et, çocukları sevindir,

Rüyalarını önemse, belgesel izle, fiziksel egzersiz yap,

Mevlevi seması gibi sûfî programlarına katıl.

Bazen gözlerini kapayıp kendi iç dünyanı seyret;

Bazen al eline teleskopu, gece vakti gökyüzünü seyret.

Göreceksin can sıkıntısının yerini yaşam coşkusu alacak...

SOBE SİYAH ORKİDE ÖZET

Sobe Siyah Orkide Özet

Size çok acı vermiş birinin ölmesini ister misiniz?

Komşunuzun sırrını çözmek için ne kadar ileri gidersiniz?

Aşk kurbanı iki kadın bir araya gelirse ne olur?

Bazen korkmamız gereken tek şey, kendi acımız ve bunu dindirmek için yapabileceklerimizdir… Jülide’nin büyük umutlarla taşındığı Işıl Apartmanı’nda ise, asla tahmin edemeyeceği acılar saklıdır. Yaşlı bir hanımefendi ile iki iş kadınının ikamet ettiği, tüm sırları bilen bir vitrin mankeni ile kalbi kırık bir apartman görevlisinin görünüp kaybolduğu Işıl Apartmanı’ndaki saklambaç oyununa hoş geldiniz.

İnsan doğasının keskin uçlarına dair ürpertici bir günlükle yapılan hesaplaşmayı anlatan Sobe Siyah Orkide, Yaprak Öz’ün kalemiyle okuyucuları bir kez daha buluşturuyor. Klasik korku ögeleriyle süslü roman, 1995 yılında, Kadıköy’de geçiyor. Roman, müzikseverler için de çeşitli sürprizlerle dolu. Öz’ün diğer üç romanında olduğu gibi, anlatıcı yine gizem çözmeye meraklı bir kadın karakter ve olaylar bir defter aracılığıyla okura aktarılıyor.

Arka Kapak Yazısı (Tanıtım Bülteninden)


Korku edebiyatımızın kraliçesi Yaprak Öz’den nefes kesen yeni bir roman: “Sobe Siyah Orkide”



 Size çok acı vermiş birinin ölmesini ister misiniz?

  Aşk kurbanı iki kadın bir araya gelirse ne olur?

            Bazen korkmamız gereken tek şey, kendi acımız ve bunu dindirmek için yapabileceklerimizdir... Jülide'nin büyük umutlarla taşındığı Işıl Apartmanı'nda ise, asla tahmin edemeyeceği acılar saklıdır. Yaşlı bir hanımefendi ile iki iş kadınının ikamet ettiği, tüm sırları bilen bir vitrin mankeni ile kalbi kırık bir apartman görevlisinin görünüp kaybolduğu Işıl Apartmanı'ndaki saklambaç oyununa hoş geldiniz. İnsan doğasının keskin uçlarına dair ürpertici bir günlükle yapılan hesaplaşmayı anlatan bu sürükleyici korku romanı, Yaprak Öz'ü okurlarıyla bir kez daha buluşturuy

BAZI YOLLAR YALNIZ YÜRÜNÜR ÖZET

Bazı yollar yalnız yürünür özet

Evet kitap hakkında olumlu ya da olumsuz bir şey söylemek istemiyorum. Yazar Özgür Bacaksız hayata dair aforizmaları bu kitapta toplamış. Günümüzde insanlar uzun cümlelerden oluşan paragraflar okumak istemiyor.(Ne yazık ki)


Bunun farkında olan yazar, kısa aforizmalarla kitabın satış rakamı konusunda kendince olumlu bir iş yapmış. Kitaptan bazı aforizmalar:



Kitapsız, çiçeksiz, hayvansız, vicdansız, doğrusuz insandan uzak dur.
Umudu öldürüp, nefreti toprağa dikmek isteyenlerden uzak dur.
Hayatı sadece ideoloji ve düşünce olarak görenden uzak dur.
Mutlu olmanı, sorgulamanı, düşünebilmeni kendilerine yapılmış bir tehdit olarak görenlerden uzak dur.
Kendilerine duydukları yabancılık yüzünden karşısındakini kötü bilenlerden uzak dur.
Nefreti evinin kapısına koyan, artık her dışarı çıktığında avucunda nefret taşıyanlardan uzak dur.
İnsan hayatına olan saygısızlığı bir övünç madalyası gibi, gurur mekanizması gibi görenlerden uzak dur.
Kelimeleri özenle seçmeyen, her cümlesi biat olan, her sözcüğü toz olandan uzak dur.
Sesinin tonu kalbinin tonundan çok olanlardan uzak dur.
Çünkü neye çok yaklaşırsan, neyi çok biriktirirsen, ona dönüşürsün.

Özgür Bacaksız, Bazı Yollar Yalnız Yürünür, Destek Yayınları.

Arka Kapak Yazısı (Tanıtım Bülteninden)


Kitapsız, çiçeksiz, hayvansız, vicdansız, doğrusuz insandan uzak dur.

Umudu öldürüp, nefreti toprağa dikmek isteyenlerden uzak dur.

Hayatı sadece ideoloji ve düşünce olarak görenden uzak dur.

Mutlu olmanı, sorgulamanı, düşünebilmeni kendilerine yapılmış bir tehdit olarak görenlerden uzak dur.

Kendilerine duydukları yabancılık yüzünden karşısındakini kötü bilenlerden uzak dur.

Nefreti evinin kapısına koyan, artık her dışarı çıktığında avucunda nefret taşıyanlardan uzak dur.

İnsan hayatına olan saygısızlığı bir övünç madalyası gibi, gurur mekanizması gibi görenlerden uzak dur.

Kelimeleri özenle seçmeyen, her cümlesi biat olan, her sözcüğü toz olandan uzak dur.

Sesinin tonu kalbinin tonundan çok olanlardan uzak dur.

Çünkü neye çok yaklaşırsan, neyi çok biriktirirsen, ona dönüşürsün.

BİR DELİNİN HEZEYANI ÖZET

Arka Kapak Yazısı (Tanıtım Bülteninden)


Bir Delinin Hezeyanı Özet

Feridun  Ulusoy’un 7. yapıtı, ama ilk Öykü kitabı olan BİR DELİNİN HEZEYANI, yazarın, insan yaşamının gerçekleriyle ilgili izlenimlerini, gözlemlerini, deneyimlerini ele aldığı öykülerden oluşur. Kitapta ilk bakışta göze çarpan şey, Ulusoy’un sözcüklerle kurduğu sıkı ve sağlam örgünün, şiirsel bir anlatım niteliği taşıdığıdır. Kanımca, edebiyatın “Öykü türü” ne tat veren en önemli özellik de şiirselliktir. Kitapta gözlenen bu şiirsellik, özellikle Şahmeran’ da doruk noktasına ulaşır. Zaman İkilemi adlı öykünün, insanda uyandırdığı gülünesi hüzün, Hey Güzel Yurdum Hey’ de yansıtılan trajikomik ögeler, üstünde durup düşünmemizi gerektiren toplumsal olayları vurgular. İçsel gücünü kullandığında, insanın neleri başarabileceğine acıklı bir örnek oluşturan Melek, bir sanatçının, heykeltıraş Rodin ile sevgilisi Camille’in iç sızlatan öyküsüne benzeyen yazgısının işlendiği, kitaba adını veren Bir Delinin Hezeyanı ve öteki öyküler, güncel konuların, su gibi akıcı bir dille kaleme alınmış, hoşgörülü eleştirisi de sayılabilir.

Dilinin yalınlığı, biçeminin sağlamlığı ile bu öyküler,  Alberto Moravia’nın yenigerçekçi öykülerini anımsatır. Öykülerin merkezinde insan vardır. Toplumsal yaraların örselediği insan figürleri, sıradan, halktan kişiler, günlük olaylar, ironik bir kurgu içinde, “kara mizah” ile anlatılır. Yazar, gülünçlüklerin altında yatan acı gerçeğe değindiği öykülerin kahramanlarına, sevecenlikle yaklaşır; zaman zaman kurguya kendisini de katarak, olayları içten izler.  Kısacası, düzenin çelişkilerinden kaynaklanan gerçekçi bakış açısı, hemen hemen tüm öykülere egemendir.

Öykü dalında da ustalığını kanıtlayan Feridun Ulusoy’un, öykücülüğümüze yeni sentezler katacağı müjdesini veren öykülerinin, okurun da hoşuna gideceğini umuyorum.

                                                                             

-Gülbende Kuray Ulusoy-

BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ ÖZET


Bir Delinin Hatıra Defteri Özeti
Gogol Bir Delinin Hatıra Defteri

Gogol'un bu unutulmaz kitabında en sevdiğim unsurlar; kitabın karakterleri ve sıra dışı olaylar oldu. Kitapta adaletsiz dünya bir delinin yaşadıklarıyla anlatılmıştır. Haksızlıklara boyun eğme özelliği fakir olan insanlara, sesini yükseltmek hakkı ise makam ve mevkii sahibi insanlara ait olduğu bu dünyayı Gogol çok güzel bir şekilde eleştirmiştir. Kitabın dili yalın ve sade, öykülerdeki olaylar ise çarpıcı ve heyecan dolu. İnsanlara olan yanlış bakış açımızı değiştirmek ve kendimizi adalet süzgecinden geçirmek için okunması gereken bir kitaptır.

Nikolay Gogol'un beş tane durum öyküsünden oluşan kitabı, "Makam" kavramını ele alır. Kral-halk, güçlü-zayıf, zengin-fakir, üst sınıf-alt sınıf ve memurlar arasındaki kademe farkını anlatır. Beş tane öyküde halk arasındaki ayrıma değinmesine rağmen, makam ve mevkii düşüncesini en çok somutlaştırdığı ve okuyucuya aktardığı öykü "Palto"dur. Palto hikayesinde ana karakter olan Akaki Akakiyeviç, dokuzuncu dereceden bir memurdur. Bir dairede yaşar ve en büyük zevki, aynı zamanda işi olan yazıları kopya etmektir. Bir devlet dairesinde yazıları ve mektupları muntazam bir şekilde kopya eder. Ancak Akaki akıl sağlığı yerinde olmayan biridir ve yoksuldur. Üzerinde eskiyen ve yırtık paltosuyla işine gidip gelmektedir. Paltosu oradaki memurlar tarafından tam bir alay konusudur. Onu küçümseyip, haksızlık yaptıkları halde Akaki onlara ses çıkarmaz. Ancak üşüdüğü için komşusu terzi Petroviçe bir palto yaptırmaya karar verir. Bütün parasını bu paltoya harcar ve büyük bir heyecanla paltosunu giyip işe gider. İş yerindeki diğer memurlar yarım akıllı Akaki'nin yeni paltosunu kutlamak için bir parti düzenlerler. Akaki ne kadar istemese de bu partinin kendi için düzenlendiğini sandığından partiye gider. Kutlamadan sonra Akaki yeni paltosuyla dairesine giderken, hırsızlar onun paltosunu çalar. Bu duruma Akaki çok üzülür. İş arkadaşlarından biri ona eğer üst memurlardan "önemli kişi"ye giderse onun paltosunu bulacağını söyler. Akaki önemli kişiyi bulur ve derdini ona anlatır, paltosunu bulmasını ister. Otoriter sahibi, kendini beğenmiş, üst sınıf rütbeye sahip olan önemli kişi onu çok ağır bir şekilde azarlar ve odasından kovar. Akaki onun bağırışlarından çok korkar ve hastalanır. Ancak hastalığı bir türlü iyileşmez ve ölür.

Akaki öldükten sonra ortalarda onun hayaletinin dolandığını ve insanların paltosunu çaldığı söylentisi çıkar. Önemli kişi Akaki'nin öldüğünü duyunca vicdan azabı duyar ama bu durumu çabuk atlatır. Bir gün önemli kişi at arabasında giderken Akaki'nin hayaleti gelip onun paltosunu da zorla alır ve o olaydan sonra civarda daha onun ruhu görülmez. Bu hikaye böyle sona erer. Görüldüğü gibi bu öyküde üst kademe memurların otoritesi, bencilliği, alt sınıfı ezmesi, hor görmesi ve adaletsiz dünya yapısı anlatılır.

Diğer öykülerden de kısaca bahsedecek olursak ilk öykü olan "Bir Mayıs Gecesi Ve Suda Boğulan Kız" hikayesinde birbirini seven Levko ve Ganna'nın aşkı anlatılır. Levko işçidir ancak babası muhtar ve zengindir. Babası da Ganna'yı sevdiği için oğlu Levko'nun Ganna ile evlenmesine izin vermez. Öyküde suda boğulan kız efsanesi anlatılır ve bu efsanedeki hayalet kız Levko'ya Ganna ile evlenmesi için yardım eder, hikayede onların kavuşmasıyla son bulur.

İkinci hikayede ise "Neva Bulvarı" anlatılır. Neva bulvarını yazar, kısa bir öykü ile çok geniş bir biçimde tasvir eder.

Üçüncü öyküde kitabında adını aldığı Bir Delinin Hatıra Defteri anlatılır. Buradaki delide tıpkı palto hikayesindeki Akaki gibi fakirdir ve çalıştığı yerdeki albayın kızı Sofi'ye aşıktır. Bu deli yani İvanov köpeklerle konuşur ve Sofi'nin köpeğinin mektuplarını çalar. Sofinin başka biriyle evleneceğini öğrenir ve evi basar. Bu arada İspanya kralı 8. Ferdinand tahtını terketmiştir. İvanov ise yeni İspanya Kralı'nın kendisi olduğunu zanneder ve bunu insanlara söyler. Artık kraldır ve Sofi ile evlenebileceğini düşünür. Öykünün sonunda İvanov'u akıl hastanesine götürürler ama o kendinin İspanya'ya gittiğini ve orada Kral 8.Ferdinand olduğunu, tahtına oturacağını zanneder. Artık akıl hastanesi İspanya, oradaki deliler halkı, kendisi de oranın kralıdır.

Dördüncü hikayenin adı ise "Burun"dur. Burada özel eğitim alarak rütbe kazanmış, sekizinci dereceden memur olan Binbaşı Kovalev'in bir sabah uyandığında burnunun yerinde olmaması ile başlar olaylar ve Kovalev öykü boyunca burnunu arar. Bu burun ise o sabah berber İvan'ın ekmeğinin içinden çıkar ama İvan sarhoş olduğu için o burnu kendi kesip kesmediğini hatırlamaz ve bir beze sarıp göle atar. Kovalev burnu olmadan rütbe sahibi olamayacağını, alt sınıf olacağını düşünür. Çok üzülür ama yapacak bir şey yoktur. Aradan yedi ay geçer ve Kovalev bir sabah uyandığında burnunun yerine tekrar geri geldiğini görür ve çok sevinir. Öyküde burada son bulur. Bu anlatılan beş öyküye de dikkat edersek; yaşanılan olağanüstülükler delilerin hatıra defterinden alınmış belleklerinde kurguladıkları öykülerdir. Olayları anlatan deli insanlardır. Gogol bu eserinde devlet dairelerindeki üst sınıf memurları eleştirmiştir. Alt sınıfı ezme, kendini üstün görme, ayrım yapma makam sahiplerinin özellikleri olarak anlatılmıştır ve Gogol bu kitabında sadece adil bir dünya istemiştir.

12 Nisan 2018 Perşembe

KIRLANGIÇ ÇIĞLIĞI ÖZET

Ahmet Ümit, yeni romanıyla ilgili yaptığı ilk açıklamalarda, Suriyeli göçmenleri ve sorunlarını anlatacağını ve romanına ‘Kırlangıç Fırtınası’ adını vermeyi düşündüğünü söylemişti. Ümit önümüzdeki günlerde raflarda olacak kitabının adını Kırlangıç Çığlığı yaptı. Ümit romanıyla ilgili soruları yanıtlarken “Çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katil mi daha tehlikeli yoksa dünya bu haldeyken ‘aman banane’ deyip kendi keyfine bakan insan mı daha tehlikelidir?” dedi.


SANAT GENETİK BİR MİRAS MI?

Teve2’de Armağan Çağlayan’ın sunduğu “Hepsi Bugün Oldu” programına katılan sanatın genetik bir miras olup olmadığı konusunda şunları söyledi: “Sanat yetenek ve yaratıcılık işidir. Annem bir terziydi ve hikaye anlatıcıydı. Kadın otururdu ve herkese masallar anlatırdı. 22 yaşına kadar farkına varmadım, ilk hikayemi o yaşta yazdım. Sonra düşününce anlıyorum ki bu genetik bir şey ve annemden geçmiş olabilir, yahut küçük bir çocuksunuz ve anneniz çocuklara bir şeyler anlatıyor. O da bir rol model olmuş olabilir.”

KIRLANGIÇ ÇIĞLIĞI’NIN KONUSU NEDİR?

Ümit, romanın Suriyeli göçmenlerle ilgili olacağını söyledi. Göçmenlerin başına gelenlerden, yaşadıkları dramlar ve acılardan etkilendiğini söyleyen Ümit, bu romanın bir seri katil romanı olacağını söyledi.

Ümit yeni romanıyla ilgili şunları söyledi: “Çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katil mi daha tehlikeli yoksa dünya bu haldeyken ‘aman banane’ deyip kendi keyfine bakan insan mı daha tehlikelidir? İkisi de birbirininden kötü görünse de sıradan faşizm denilen şey tam olarak da seyirci kalmaktır. Ses çıkarmayarak ve var olan duruma razı gelerek kötülüğün büyümesine sebep olunuyor. Suriyelileri anlatan ilk roman olacak. Daha önce göçmenlerle ilgili yazılmış romanlar olsa da Suriyeli mültecilerin durumu gerçekten de oldukça yürek dağlıyor. Suriyeli göçmenler dolayısıyla kimi yurttaşlar işini kaybetti ve bu sebeple de ırkçılık yükselmeye başladı. Çaresizce ölümden kaçıp Türkiye’ye gelen insanlara tepki duyulmaya başlanıyor. Çözüm onlara tepki gösterilmesi değil, Suriye’deki savaşın bir an evvel sonlanması ve Suriyelilerin kendi vatanlarına dönmeleri.”

Arka Kapak Yazısı

Acıyı gördüm. Gözlerinin ortasında bir çiçek gibi büyüyen irisin önce ağır ağır büzülmesini, ardından çığlık gibi ansızın patlamasını gördüm. Titreyen dudaklar, bal mumuna dönüşen yüzleri, çöken yanakları, irileşen elmacık kemiklerini, birer mağara gibi derinleşen göz çukurlarını, kurumuş ağızların içinde pelteleşen dilleri gördüm.

Anladım ki benliğimizin farkına vardığımız an, acının pençesinde kıvrandığımız andır.

Çığlık değil, ürperiş değil, evet, nereden geldiğini bilmediğim o vahşi iniltiyi kalbimin derinliklerinde duydum. Soluksuz kaldım, boğazım kupkuru, alnım ateşler içinde, tuhaf bir hülyaya kapılmışım gibi sürüklendim o dipsiz boşlukta. Hayatın en karanlık sırrıyla yüzleştim.

Karanlığın her aşamasından geçtim, akan kanın sesini duydum, ölümün serinliğini damarlarımda hissettim.

Geçmişin kamburunu çoktan söküp attım sırtımdan.

İnsanın insanı öldürdüğü o ilk ânı gördüm, katilin zafer haykırışını, kurbanın korku çığlığını işittim.

Her an uyanmaya hazır o muhteşem dürtüyü bastırmak, insanlığın en masum haline, en saf doğasına dönmemek için yıllarca ihanet ettim kendime. Kendimle birlikte bütün dünyayı da kandırdım. Neredeyse başaracaktım ama bırakmadılar, benim adıma onlar öldürmeye başladılar.

İşte bu yüzden geri döndüm…

NASIL BİR DÖNEMDEN GEÇİYORUZ?

Ahmet Ümit, insanlığa dair düşüncelerini de şöyle sıraladı: “İnsanın aslında kendiyle yüzleştiği bir dönemi yaşıyoruz. İnsanı olumlu olarak kullanırız. Bugün ‘insan ol’ dediğinde ben korkuyorum. Geçenlerde denk geldiğim bir belgeselde Mars’a yolculuğu anlatıyordu. Başka bir gezegene gidilecek ve bunu başaracağız. O zaman düşündüm, ‘Acaba bu iyi bir şey mi?’ Bizim türümüz kendisiyle bile başa çıkamazken uzaya, başka canlılara bu yıkıcı kültürle gitmek ne kadar iyi bilmiyorum. Şu haliyle insan olmak ne kadar gurur verici bir şey, bence çok tartışmalı.”

AHMET ÜMİT NASIL YAZIYOR?

Romanlarını nasıl oluşturduğu ve çalışma yöntemiyle ilgiliyse şunları söyledi: “Yazmak beni çok mutlu ediyor. Önce konuyu saptıyorum, sonra o konu üzerine derin bir araştırma süreci başlıyor. Örneğin yazdığım roman tarih üzerineyse buna dair araştırma yapıyorum. Son romanım Elveda Güzel Vatanım için ilgili coğrafyalara gidip bir iki yıl kadar araştırma yapıyorum. Konuyla ilgili hem okumalar yapıyorum, hem de bilim insanlarıyla görüşüyorum.”
Arka Kapak Yazısı (Tanıtım Bülteninden)



Acıyı gördüm. Gözlerinin ortasında bir çiçek gibi büyüyen irisin önce ağır ağır büzülmesini, ardından çığlık gibi ansızın patlamasını gördüm. Titreyen dudaklar, bal mumuna dönüşen yüzleri, çöken yanakları, irileşen elmacık kemiklerini, birer mağara gibi derinleşen göz çukurlarını, kurumuş ağızların içinde pelteleşen dilleri gördüm.



Anladım ki benliğimizin farkına vardığımız an, acının pençesinde kıvrandığımız andır.



Çığlık değil, ürperiş değil, evet, nereden geldiğini bilmediğim o vahşi iniltiyi kalbimin derinliklerinde duydum. Soluksuz kaldım, boğazım kupkuru, alnım ateşler içinde, tuhaf bir hülyaya kapılmışım gibi sürüklendim o dipsiz boşlukta. Hayatın en karanlık sırrıyla yüzleştim.



Karanlığın her aşamasından geçtim, akan kanın sesini duydum, ölümün serinliğini damarlarımda hissettim.



Geçmişin kamburunu çoktan söküp attım sırtımdan.



İnsanın insanı öldürdüğü o ilk ânı gördüm, katilin zafer haykırışını, kurbanın korku çığlığını işittim.



Her an uyanmaya hazır o muhteşem dürtüyü bastırmak, insanlığın en masum haline, en saf doğasına dönmemek için yıllarca ihanet ettim kendime. Kendimle birlikte bütün dünyayı da kandırdım. Neredeyse başaracaktım ama bırakmadılar, benim adıma onlar öldürmeye başladılar.



İşte bu yüzden geri döndüm...

PEMBE FİLİ DÜŞÜNME KİTAP ÖZET

Zeynep Selvili Çarmıklı Pembe Fili Düşünme Özet

Yazar kitabında bilinçli farkındalık, öz-şefkat, kabul ve kararlılık gibi kavramlar üzerinden insanların tepkilerinin asıl kaynaklarını irdelediği ve kendi değerlerini bulmaları için okurlara adeta bir yol arkadaşlığı yaptığı kitabı Pembe Fili Düşünme, İnkılâp Kitabevi’nden yayımlandı.

İnsanın kendini bir şeyi düşünmemeye zorladığında, zihnin nasıl işlediğini ve düşünmek istenilmeyen şeyin zihni meşgul ettiği anlatan Zeynep Selvili Çarmıklı, acı veren deneyimlerden kaçınmanın değerlere odaklanmamızı nasıl engellediğine dair saptamalarına yer veriyor.

Kitabı okurların geçmişlerini, öğrendiklerini, deneyimlerini göz ardı ederek ezbere nasihatler vermek için değil, bir yol arkadaşı olmaya niyet ederek yazdığını belirten Çarmıklı, Pembe Fili Düşünme’ye dair şu ifadeleri kullanıyor:

“Bu kitabı biricik olduğumuzu hatırlayalım ve onurlandıralım diye yazdım. En acı verici, en zor, en kurtulmak istediğimiz ama ne yaparsak yapalım kurtulamadığımız duygu ve düşüncelerimize açıklıkla, şefkatle yaklaşmanın yollarını keşfetmek için yazdım.”

Harvard Tıp Fakültesi Psikiyatri Öğretim Üyesi Christopher Germer’in “İnsanların nelerle bocaladığına ve nasıl daha mutlu, daha dolu dolu bir yaşam sürebileceğine dair sorulara çağdaş, bilim temelli yanıtlar öneriyor” diye nitelendirdiği Pembe Fili Düşünme, anlık deneyimlerimizi ve kendimizi “kabul etmek” için rehber niteliğinde bir çalışma.

Pembe Fili Düşünme, bir kişisel gelişim kitabı değil, bir kişisel kabul kitabı…

Arka Kapak Yazısı

Pembe fili düşünmemem gerekiyor. Tamam, o zaman kocaman, gri bir balina düşünürüm. Pembe fili düşünme. Balinalardı değil mi su püskürten? O kadar zaman nefeslerini mi tutuyorlar, ne yapıyorlar? Pembe fili düşünme. Geçenlerde aldığım kitabı da düşünebilirim. Pembe fili düşünme. Çok heyecanlıyım başlamak için. Pembe fili düşünme. Pembe fili düşünmemem lazım. Acaba kaç defa düşündüm? Pembe fili düşünme. Böyle de düşünmemem lazım galiba. Pembe fili düşünme. Pembe fili düşünme. Mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu. Pembe fili düşünme. Of kaç dakika oldu acaba? Pembe fili düşünme. Dakika tutmayı unuttum galiba. Pembe fili düşünme. Pembe fili düşünme. Acaba telefonum nerede? Kılıfı da pembe! La la la la. Pembe fili düşünme. Pembe fili düşünme.

Zeynep Selvili Çarmıklı
26 Haziran 1987’de İzmir’de doğan Zeynep Selvili Çarmıklı, psikolog olma hayaliyle büyümedi. Önceleri balerin olmak istiyordu. İlk köpeği hastalanınca da veteriner olmak istediğine karar verdi. Yedi yaşına kadar ailesiyle yılın yarısını İzmir’de, yarısını ise Miami’de geçirdi.

Zeynep Selvili Çarmıklı psikolojiye İzmir Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde okuduğu dönemde gittiği Princeton ve Georgetown üniversitelerinin yaz okullarında merak saldığını düşünüyor ama insan ruhuna olan merakının altında belki de annesinin hep tekrarladığı “Her şey insan için,” sözü yatıyor.

Miami Üniversitesi’nde psikoloji ve sinema eğitimi alan Zeynep Selvili Çarmıklı, uygulamalı psikoloji alanındaki yüksek lisansını ise New York Üniversitesi’nde tamamladı. “Bilişsel Davranışçı Terapi” ve “Şema Terapi Uluslararası Sertifikasyon” eğitimlerini aldı. Bir yandan da “Mindfulness” (Bilinçli Farkındalık) ve “Öz-Şefkat” konularına odaklandı. “Kabul ve Kararlılık Terapisi”, “Şefkat Odaklı Terapi” ve “Öz-Şefkatli Farkındalık” konularında pek çok uluslararası eğitime katıldı. 2017 yılında Türkiye’nin ilk “Öz-Şefkatli Farkındalık” (Mindful Self-Compassion) eğitmeni olmaya hak kazandı ve Bahçeşehir Üniversitesi’nde 8 haftalık “Öz-Şefkatli Farkındalık” eğitimini vermeye başladı.

Zeynep Selvili Çarmıklı artık iki kedisi, bir köpeği ve hayat arkadaşıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Etik vejetaryenliği benimsemiş bir hayvansever olan Zeynep Selvili Çarmıklı’nın günlük hayat favorileri arasında insan hikâyelerini konu alan belgeseller, meditasyon, yalancı mantı soslu karabuğdaylı ıspanak ve yazı yazmak geliyor.

Zeynep Selvili Çarmıklı kendi kendisinin en iyi arkadaşı olmanın yollarını keşfetmeye devam ediyor.

10 Mart 2018 Cumartesi

TAHT OYUNLARI KİTAP ÖZETİ

George R. R. Martin Taht Oyunları Özet


Farklı karakterler ve o karakterlerin bulunduğu farklı ortamlarla anlatılan Taht Oyunları, karmaşık gibi görünse de aslında öyle değil. 1.Kitap özeti

Tüm kurgu ‘kışın gelmesi’ üzerine dayalı olup akgezenler üzerine kurulu olsa da karakterlerin entrikaları daha da ön planda.Buz ve Ateşin Şarkısı Taht Oyunları 1 Kitap Özeti

Yedi krallığın Kuzey kısmını yöneten Stark’lar yedi kişilik bir aileden oluşup gayrimeşru çocuk Jon ile sekiz kişilerdir. Kuzey’e hüküm süren Stark’lar için asıl olay ise Yedi Krallığın hükümdarı Robert ve ailesinin ziyaretiyle başlar.

Uzun zamandan beri görüşmeyen Nedd Stark ve Kral Robert; eki günleri yâd etmekten daha çok Robert’ın ihtiyaç duyduğu yardım için bir araya gelmişlerdir. Robert’ın sağ kolu yani Kral Eli ölmüştür ve Robert kral olarak sadece zevk, sefa sürdüğü için devlet işleriyle ilgilenmek istemez; bunun içinde yeni Kral Eli’nin güvenebileceği tek insan olan Nedd Stark’ın olmasını ister.

Nedd Stark her ne kadar bu teklifi reddetmek istese de eninde sonunda kabul etmek sonunda kalacaktır. Ama o vakte kadar Robert Baratheon’nun hanedanı Stark kalesini karıştırmaktan geri kalmayacaktır.

Kraliçe Cersei ve gizli aşığının sırrı Nedd Stark’ın küçük oğlu Bran’in bacaklarına mahal olmuştu. Jon, Stark’ların onu dışlamasına artık dayanamayıp, amcası ile beraber Sur’a gitmeye karar verip hayatını bir kenara atmıştır. Gün geldiğinde ise Nedd Stark, kızları Arya ve Sansa’yı da yanına alarak başkentte gitmiştir.

Baratheon ailesinin ziyareti, Stark’lara pahalıya patlamıştı. Kış Kalesinin leydisi olan Catelyn Stark, kocasını pas tutmuş gizemleri çözmesi için tehlikenin kalbine yollamıştı.

2. Aerys’in tahtan indirilip, Ejderhaları ve Targaryen soyunun yok edilmesinden sonra geriye Targaryen soyundan kalan Viserys ve Daenerys’ı bilseler de kimse onları umursamıyordu. Ejderhaların nesli tükeneli çok olmuştu ve ejderha kanı hala süregelmekteydi.

Dany abisi Viserys tarafından köle gibi yetiştirilerek, kaybettikleri Demir Taht’ın asıl sahibi olduklarını vurgulayıp bu uğurda her şey yapabileceğini dile getiriyordu. Tüm bunların yanı sıra birde kendisinin ejderha olduğunu savunup kardeşini bununla tehdit ediyordu. Gözü dönmüşlüğün verdiği hissiyatla kardeş kardeşle evlenir adetini bozarak Dany’i Khal Drago’ya karısı olarak satmıştır.

Gücün artık elinde olduğunu bilen Dany bir kraliçe ve khaleesi gibi davranarak ilk abisini öldürdü, sonra kocası ile gerçek bir ilişki kurdu ve daha sonra da tüm dünyaları yakıp kavuracak üç büyük güce sahip oldu.

Başkentte duran Stark ailesi için ise durumlar pek iç acıcı değildi. Arya sürekli yaramazlıklar yapıp, erkek gibi davrandığından ya da sürekli gerçekleri birilerinin yüzüne vurduğundan pek sevilen bir kız değildi. Sansa ise Kral Roert’ın oğlu Jofrrey ile evleneceğinden kardeşinin kendisini rezil etmesini istemiyordu. Ve sürekli bu uğurda çabalıyordu.

Nedd Stark ise hanedanın olağanüstü borçları, çözmesi gereken sırlarıyla uğraşıyordu. Birde açık etmemesi gereken kendi sırlarıyla… Nitekim sarayın Örümceği yani ‘ben her şeyi bilirim’i gerçekten de her şeyi biliyordu. Mali Müdürü serçeparmak ise Nedd Stark’a çarpırttığı laflarla nefes aldırmıyordu.

Kış Kalesinde ise Catelyn Stark, oğlu Bran’e bunun kimin yaptığını bulma niyetindeydi. İlk başta küçük şeytan Tyrion Lannister’dan şüphelense de; o cücenin bu işle hiçbir alakası olmadığını anlamıştı. Arkada daha büyük bir sır yatıyordu ve bunun içinde kocasını uyarması gerekiyordu.

Lakin bazı şeyler için zaman gereklidir. Aslında bizler ne kadarda şanslıyız. İstediğimiz bir mesajı anında karşımızdakine iletebiliyoruz. Ama o dönemin şartları için en önemli olan şey zamandı. Ve maalesef fazla bir zamanda yoktu.

Robert Baratheon ölmüştü. Nedd Stark sırları çözmüştü ve o sırları ifşalayamadan kendisi de ölmüştü. Geride kalan kızlarından Arya kaçaktı ve krallık tarafından aranıyordu. Sansa ise müstakbel eşi Joffery tarafından sürekli aşağılanıp, ölmüş babasına atılan ‘hain’ lakabıyla dalga geçiliyordu.

Nedd Stark’ın ölmesiyle düşmanlar harekete geçmişti. Herkes birbirine savaş açmaya başlamıştı. En önemlisi ise Kuzey’le Yedi Krallık düşman olmuştu. Hepsinin nedeni ise Kralın hain karısı Cersei idi.

Taht hak etmeyenlerin elindeydi. Ve o küçümsedikleri Daenerys Targaryen ise kocasını ve küçük bebeğini kaybettikten sonra bir orduya ve herkes tarafından efsaneleşen ama Dany’nin tekrardan hayata döndürdüğü üç ejderhaya sahip olmuştu. Ve şimdi sıra ise adaleti ve güzelliğiyle kendisine ait olan tahtı almaktaydı.

Uzun uzuna, karmakarışık bir kitap olsa da kendisini okutmasını biliyordu. Eğer fazla kafam karışır diye düşünüyorsanız dizisini de izleyebilirsiniz. Çünkü tıpatıp aynılar. Ama şahsen o duygu ve hissiyatları diziden alabileceğinizi sanmıyorum.
ETİKET: taht oyunları kitap inceleme

taht oyunları sonu nasıl bitiyor

game of thrones kitap finali

kralların çarpışması kitap özeti

game of thrones 1. kitap özeti

game of thrones 2. kitap özeti

game of thrones 3. kitap özeti

game of thrones 4. kitap özeti

game of thrones 5. kitap özeti

game of thrones 6. kitap özeti

ejderhaların dansı kitap özeti

taht oyunları game of thrones

19 Şubat 2018 Pazartesi

AYRIK KİTAP ÖZET

AHMET KÜÇÜKERNİÇ AYRIK KİTAP  ÖZET

On gündür aç bırakılan vahşi kurtlar, on gündür aç ve susuz, bitkin düşmüş kraliçe ve aşığına saldırdı. Kral, bu vahşeti herkesin seyretmesini emretmişti. Bakmayan olursa, o da tıpkı şimdikiler gibi cezalandırılacaktı.

Vahşet son bulmuştu.

“Kurtları yakalayıp, canlı canlı yakın!” diye emretti Kral, yeniden.

Askerler her verilen emri eksiksiz yerine getirmekteydi.

“Kraliçeyi parçalayan kurtların küllerini,” diyerek, altın asasıyla güneyi gösterdi. “Oradaki denizin ortasına dökün!

İhanet cezalandırılmıştı…

Tarihin bir yerinde…

İhanete uğramış bir kral…

Ve ihanete kesilen ağır ceza…

Mezarı kazıp, lahdin kapağını araladıklarında, önlerinde duran zenginliğe hâlâ inanamıyorlardı. Oysa, açılan mezar ve lahdin kaldırdıkları kapağı, bir hayalin başlangıcından çok, yaklaşan bir lanetin habercisiydi

***

“Zor oyunu bozar!” dedi sinirli bir şekilde elindeki sigaradan çektiği dumanı havaya üflerken.

“Yavaş ol abi! Duyacaklar!” diyerek onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Nasıl sakin olayım Allah aşkına Salih! Malın yarısını alacak şimdi. Biz de çalıştık eşşek gibi günlerce. Allah’tan reva mı bu?”

Tarihin bir yerinde…

İhanete uğramış bir dostluk…

Ve ihanetin kestiği ağır ceza…

“Gel bakalım Zehra’m!” diyerek, bardaktaki suyun yarısını saksıya döktü.

Saksıdaki zambağın adını “Zehra” koymuştu.

AHMET KÜÇÜKERNİÇ AYRIK KİTAP  ÖZET

Beyaz zambak, en sevdiği çiçekti Zehra’nın. Toprağını Zehra’nın mezarından getirmişti. Zehra, bembeyaz açtığı zaman, bir başka keyiflenirdi. Dakikalarca seyrederdi. Her bir yaprağını ayrı ayrı temizlerdi. Her zaman pırıl pırıl olurdu. Onunla uğraşırken sohbet ederdi. Sanki karşısında o varmış gibi.

Odanın ışığını yakmamıştı. Perdeden içeri süzülen ayışığı, Zehra’nın uçları hafifçe açılmış goncasına değiyordu. Taze gonca, narin ve ön tarafa eğik şekilde boynunu bükmüş gibi bakıyordu.

Tarihin bir yerinde…

İçinde büyüyen acıyla yaşayan bir polis…

Ve ihanetlerle iç içe geçmiş cinayetler…

Sinsice yürüyen bir plan…

Ve öngörülemeyen bir son…

“Polisiye meraklıları için yeni bir kalem. Güçlü anlatımıyla okuyucularına hikâyeyi adeta yaşatıyor. Sevgili dostum Ahmet KÜÇÜKKERNİÇ, final kurgusuyla sizleri çok şaşırtacak bir eser ortaya çıkarmış.

Sinan YAĞMUR

KURTLAR SOFRASI ÖZET

Kurtlar Sofrası Özet

 (Atilla İlhan)

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Toplumsal ilişkiler ve sorunlar ışığında ele alınan ilişkiler derinliğine işlemiş 27 MAYIS öncesinde Türkiye’deki, iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini, gençlik kesiminin durumunu yansıtmak maksadı ile yayımlanmıştır.

KİTABIN ÖZETİ :

Toplumsal ilişkiler ve sorunlar ışığında ele alınan bireyler arası ilişkiler, Atilla İLHAN tarafından detaylı bir boyutla incelenerek işlenmiştir. Kitapta ülkedeki iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini gazeteci Mahmut Bey’in kişiliği de ele alınarak, yaşanan dönemi tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur.

Mahmut Bey, üzerinde çalıştığı haberlerle ilgili olarak Katip Rıza ile görüşmek üzere randevulaşır. Fakat randevu yerine geldiğinde ortada katip yerine bir başkası ile karşılaşır. Kendisini Katip Rıza’nın gönderdiğini söyleyen kişi; kendisi ile gelmesini ister. Beraber giderken iki kişi daha ortaya çıkar ve üçü birlikte Mahmut Bey’in üzerine saldırırlar. Mahmut Bey, bir yolunu bulur ve aralarından kaçarak kurtulur. Mahmut Bey, Katip Rıza’ya ulaşamamıştır ve onu mutlaka bulması gerekmektedir. Buluşmayı önceden öğrenen gangster bozuntuları Katip Rıza’yı iyice benzetip bir köşeye atmış ve başına da üç nöbetçi bırakmışlardır.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet








Mahmut Bey Katip Rıza’nın izini bulur. Hemen bir plan yaparak Katip Rıza’yı gangsterlerin elinden kurtarır ve beraberce Beyazıt’ta Acem’in Sabahçı Kahvesi’nde soluğu alırlar.

Mahmut Bey sigarasını içerken aklından tek geçen şey Sezai YILMAZ’nın adresini bulmaktır. Ancak bu adam ve onun adresi sayesinde, birbiri ile ilgisi yokmuş gibi gözüken birçok olay çözülebilecek, aynı zamanda arsa spkülasyonuna ve inşaat yolsuzluklarına kadar birçok olayın perde arkası aydınlanacaktır. Katip Rıza intikamını almak için Yazmacı’nın adresini bulur. Mahmut’u bir düşüncedir alır. Böyle bir sırada İstanbuldan ayrılmak, gazeteyi ve Ümit’i bırakmak doğrumu diye uzun süre düşünür. Mahmut ERSOY tüm bu düşüncelerinden sıyrılarak İZMİR’e gitmeye karar verir.

Gazetenin diğer çalışanlarından Ragıp da tedirgindir. Akşamdan beri elini ayağını tutan onu dürüst bir iş sahibi etmeyen huzursuzluğun altında tevkif edilme korkusu bulunmaktadır. Siyasetin ne kadar çetrefilli bir iş olduğunu o zaman anlar. Ama gazetecilik iç güdüsü ile duyduğunu, gördüğünü yazmak istediği de vardır. Ona ters gelen taraf, sustuğu zaman korkuyor anlamının ortaya çıkmasıdır. Gazetede çıkan fıkranın konusu olan adam; iki defa haklı çıkması, üç defa yerinde tenkidi yüzünden yarın cezaevini boylayacak olursa korku düpedüz içine girmiş anlamına gelecek. Birden aklına Mahmut’un sözleri gelir.

– “ … sen bir iki seçimle her şeyin küt diye yoluna gireceğini mi sanıyordun? Yok be. Ragıp! Asıl çekişme bundan sonra başlayacak bu gelenler gidenlerden farklı olmadıkları, hatta belki daha kötü oldukları için, bütün ettikleri vaatlerin altından kalkmak isteyeceklerdir. Sen, ben karşılarına dikilmezsek, bunca gayreti, bir iyimserliğe harcamış olmaz mıyız?”

Kirli işlerin adamı İbrahim, iri ve ağır bulduğu suratındaki yuvarlak gözleri ile Mordohay’ı ve Seyit Sabri’yi etkisi altına alır. Mordohay’ı içten içe bir korku sarıyor. Seyit Sabri’nin baş eğdiyi bir fikre baş kaldırma ise, Mordohay’ın adeta vazifesidir. O kadar mı? Birisi nasıl kıpır kıpır koltuğunda ve dünyadaki yerinde kendisini rahatsız hisseder; Oysa öteki iğneli beşikte olsa bile, bir bulut kadar rahattır. Birisi nasıl küçük hesapların, buçuk liretlerin birkaç sıfırlı küstah çeklerin, büyük bonoların adamıdır. Mordohay’la iki çift lakırtı etmek sorunda kalırsanız, kendinizi gerek sosyal, gerekse entellektüel bakımdan hiç değilse size eşit bir kimse karşısında mı bulursunuz?

Seyit Sabri, sakallarını tel tel gözümüzün camına batırarak, size mutlaka kapıcı muamelesi yapılacaktır. Ama birincisi Yiddiş ve İbranice dahil altı dil konuşurmuş. Konuşmakla da kalmaz, bütün bu dillerde yayımlanan kitapları bulur buluşturur, ipek böceği Sabri ile okurmuş.İkincisi ise yarım Fransızcası ve İngilizcesi ile gittiği ve gideceği herhangi bir yabancı ülkede, yemek listelerinden ve uçak tarifelerinden başka, hiçbir şeyi okumak külfetine katlanmazmış. İkisi de döviz kaçakçılığı yapar ama Yardımseverler Cemiyeti hesabına hayır işlenmiş gibi …

Gece sabaha karşı balıkçılar denizde başsız bir erkek cesedi bulurlar. Bir dizi araştırma sonucunda başsız bedenin Mahmut ERSOY’ a ait olduğu anlaşılır. Faili meşhul bir cinayet olarak kayıtlara geçer.

Mordohay ve Seyit Sabri’nin ellerini uzatmadığı köse, burunlarını sokmadığı delik kalmamıştır. Bir o uçtan, diğer uca, taa otuzlardan beri ithalat, ihracat derken, oluk oluk para akıtan bir kazanç değirmeni kuruvermişlerdir. Limanlardan gemiler mi kalkıyor? Sözün gelişi Hamburg limanında gemiler mi bekliyor? Marsilya’da Rıhtım işçileri kendilerini kamçılayıp simsiyah bir gemiye büyük kasalar mı yüklüyor? Her şey bu tırnaklarını kemiren Yahudi Mordohay MORDA için ! Bankalar caddesinde, Şişhane’ye en yakın, en müthiş üç binadan birisinin giriş kapısında beyaz mermer üzerine siyah harflerle “ Akın İş Hanı ” yazıyor. Bu han şirketin; Şirket Seyit Sabri ile Mordohay’ın malı. İbrahim CURA’nın hesaplarına göre, onlar sadece ithalat ve satış kârları üzerine yaşasalar, yıllık safi gelirleri bütün lükslerine yeter de artar bile. Oysa taban tabana zıt her halleri ve hareketleri ile birbirlerini iten bu iki adam Seyit Sabri ve Mordohay, yanlız bir noktada tartışmasız birleşiyorlar.:

Daima daha çok kazanma ! Servet bir yerden sonra bütün dikişleri söküyor; ardından koşanları hep usul usul kanun dışında hem de fark ettirmeden beşeri olmayana götürüyor. Biri otuz beş yıllarında buhran sırasında, biri vergi zamanında, iki büyük iflas tehlikesi geçirdikten sonra firmasını kale gibi korumuş para avcısı iki canavar.

Bu canavarın işlerine burnunu sokanlar da Mahmut Bey gibi görüyorlar.

Mahmut ERSOY bir İnkilap çocuğuydu! Bir İnkilap Şeyhi idi.

Basını, diyor; parayla soysuzlaştırmak istiyor. Çünkü yanlız paranın kuvvetine inanıyorlar. Ahlak ölçülerini de yapan bu; saadet ölçülerini de. Daha çok kazanmak, daha zengin olmak için, iktidara mı gelmeli? Bunu açıklamaya kalkışan, ya besleyip evcilleştirecekler ya da kaba kuvvete başvurup, dize getirmeye çalışacaklar. Onların karşısında, her şeyden çok, halka ve fikirlere tutunmak gerekli. Halka ve devrimci fikirlere.

Bu böyle yürümez, Ümit! dedi. Bir şeyler yapmayı düşünmek gerek. Artık bir şeyler yapmayı düşünmek yeter, artık bir şeyler yapmak lazım. Gerekirse tehlikeli hatta ümitsiz, fakat sonrakilere örnek teşkil edebilecek, elle tutulur, gözle görülür hareketler! Onlar duruyorlar mı? Baksana çatal dişleri, çamurlu burunlarıyla, kurtlar gibi herşeyi göze alarak saldırıyorlar. Ete, ekmeğe, suya her şey onların pençeleri arasında kalıyor. Memleket bir kurt sofrasına döndü. Bu vaziyet karşısında, senin, benim, yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok.

Fakat asıl, en önemli sözünü Ümit’i usulca öptükten sonra dudaklarını kulağına yaklaştırıp gizli bir aşk sözü gibi fısıltıyla söylemişti.

Memleket bir kurtlar sofrasına dönmüş ise isyan haktır.



 Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…




YEŞİL GECE ÖZET

Yeşil Gece Özet

 (Reşat Nuri Güntekin)

KİTABIN ADI : YEŞİL GECE
KİTABIN YAZARI : Reşat Nuri Güntekin
KİTABIN YAYIN EVİ : İNKILAP KİTABEVİ Bağcılar / İSTANBUL
BASIM YILI : 2001

KİTABIN KONUSU :Toplumsal yönü ağır basan bu romanda, medresede yetişen, ancak sonra öğretmen okulunu bitirerek Ege Bölgesi’ ndeki bir kasabada , gerici ve çıkarcı birtakım güçlerle savaşan, idealist bir gencin serüveni ele alınıyor.Atatürk Devrimi’ nin o çoşkulu havası içinde, çok güçlü sezgi ve gözlemlerle kaleme alınmış bu kitapta, toplumumuzun o günkü büyük sorunları, yürekli biçimde tartışılıyor. Romanın en önemli kahramanı Şahin Hocanın kişiliğini oluşturan nitelikler, mücadelesi ve uğradığı yenilgilerin öyküsü sayılabilir.

KİTABIN ÖZETİ

Şahin Efendinin babası öldükten sonra, köyde çobanlık yaparak annesine bakmak zorunda kalmıştır.Bunun yanısıra medresede öğrenimi sürdürmektedir.Medresede gördüğü eğitiminde etkisiyle, onu hasta edecek kadar bir olay onun canını sıkmaktadır ki bu da ruhun ölümsüzlüğüne inanamamasıdır. Köydeki bazı hocalara danışır ve aldığı cevaplar hastalığını iyi edecek tarzda cevaplar değildir. Sonunda medreseyi bitirdikten sonra öğretmen okuluna girer. Ve mektep öğretmeni olarak mezun olur. Medreseden öğretmen okuluna geçmesinin nedeni şüphesiz ki orada verilen eğitim ve öğretim geri olmasından kaynaklanmaktadır. Okulu bitirdikten hemen sonra ilk tayin yeri belli olur. Ege Bölgesi’ nde Sarıova adında bir kasabadır. Bu kasabanın namını arkadaşlarından duyduğu kadarıyla bilmektedir. Çok geri kalmış, halkın sefalet içinde yaşadığı bir yer olduğunu billmektedir. Sonuda bavulunu hazırlayarak Sarıova’ ya gider.Köye vardığında burasını tam tahmin ettiği gibi bulur.Evler,binalar kısacası herşey harap bir haldedir.Neyse ki aslına bakılacak olursa o kadar da kötü değildir.

Köye geldiği ilk akşam onu köy halkı yemeğe davet ederler.Yemekte, köyde sözü geçen bazı hocalarla, muallimlerle tanışır. Onun bu köydeki görevi tebliğ edilir.Köyün ünlü mekteplerinden Emir Dede mektebinin başmuallimliğini yapacaktır. Onun bu göreve atanmasını çekemeyen bazı hocalar bundan hoşnut olmazlar.Şahin Efendi hocaların bu tavırlarından geleceği kestirebilmektedir.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Şahin Efendite göre yapılacak ilk iş Emir Dede Mektebinin eski binasının yıkılıp yenisinin yapılmasıdır. Ama köy halkı özellikle Eyüp Hoca önderliğinde bir grup bu işi olumsuz karşılarlar. Şahin Efendiye karşı halkı kışkırtırlar. Bu durumda Şahin Efendiye çok iş düşmektedir. Bu yıkım işine bir süre ara vermesi gerektiğini düşünür. Şimdiye kadar hiç arkadaşlık kurmamış olan Şahin Efendi kendisiyle hem fikir olan Rasim ve Deli Necip ile arkadaşlık kurar.

Birgün Şahin Efendiyi çocuğu hafız çıkacak bir adamın yemeğine davet ederler. Şahin Efendi hafız çoçukla tanışır. Şahin Efendi Çocuğu çok hasta görür ve hemen hastaneye götürülmesini söyler. Çoçuğun babası ve oradaki hocalar çocuğun hiçbirşeyi olmadığını iddia ederler. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra çocuk birden yere düşer. Herkes çocuğun başına toplanır. Ve çocuğun birkaç gün istirahat ettikten sonra hiçbirşeyi kalmayacağını söylerler. Aradam üç gün geçmeden çocuk ölür.Çocuğun annesi çok küçük yaşta mektepten alınarak hafız yapılmak istendiği için çocuğum öldü der.Şahin Efendinin yanına giderek durumu anlatır. Şahin Efendi de çocuğun annesiyle aynı fikirdedir.

Bu ölen çocuğun babası kısa bir süre sonrs küçük çocuğunu Emir Dede mektebinden alarak hafız yapmak istediğini söyler. Şahin Efendi bu olayı uygun görmez. Aynı durumunda bu küçük çocuğun başına geleceğini söyler.Adamın çucuğunu hafız yapmaktan başka çaresi yoktur. Çünkü maddi duraumları da çok kötüdür. Şahin Efendi bu durumr değerlendirip çocuğun hafız olmasının sakıncalı olduğunu ısrar ederek onu kararından caydırmaya çalışır. Adam sonunda yola gelir. Çocuğu mektepten almaz.

Kasabanın dilinde Şahin Efendi hakkında bazı söylentiler çıkar. Eyüp Hoca ve yandaşları Maarif müdürüne Şahin Efendiyi şikayet ederler. Şikayet şundan ibarettir: Çocuğunu hafız yapmak isteyen bir adamın çocuğunun mektepten ayrılmasına izin verilmediğinin ayrıca hafız da yapılmasının sakıncalı olduğudur. Maarif müdürü bu duruma çok sinirlenir ama şahin Efendiyi sevdiğinden ve görevini tam yaptığından dolayı olayın kapanmasını ister. Bütün kasaba bu olayla çalkalanır. Adam bu çıkan söylentilere dayanamayarak çocoğunu mektepten alır. Fakat hafız da yapmaz.Çünkü çocuğun annesi bu çocuğunu da kaybetmekten korktuğu için, çocuğun hafız olmasına gönlü razı olmaz. Şahin Efendi ile aynı fikirde olduğundan hemen onun yanına giderek durumu anlatır.

Şahin Efendiden yardım ister. Şahin Efendi bir plan bulur. Plan aynen şöyledir: Bu çocuk çok zayıf olduğundan hafız olması için daha yeterli yaşta plmadığını gösteren bir rapor almak.Kasabadaki bütün doktorları dolaşırlar ama hepsi de çocuğun hafız olmasında bir sakınca olmadığını söyler. Artık bu çocuk olayı kasabanın dilinden düşmüştür. Bir gece sabaha karşı tüm kasaba halkı yangın nedeniyle ayağa kalkar. Yanan yer Kelami Baba Türbesi olduğunu görürler. Bu türbe onlar için o kadar kutsaldır ki bütün dertlere deva, işsizlere iş bulan ve ve hastaları iyileştiren bir yer olarak bilirler.Bu yüzden burayı yakanlara kafir diye sokaklarda haykırırlar.

Ertesi gün araştırma başlatılır. Yangın akşamı türbe yaınlarında Mehmet Nihat Efendi adında bir öğretmen in görüldüğü ortaya çıkar. Bu öğretmen kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan birisidir. Ailesine bile yakın davranmayan ayyaş bir adamdır. İçkiliyken Her zaman Kelami Baba Türbesinin yakılması gerektiğini söylermiş. Elde bundan başka delil yoktur. Kasabalılar onun cezasını çekmesinin gerektiğini ön görür. Mahkeme neticesinde hapse atılır. Şahin Efendi bütün bu olanlara karşılık onun suçsuz olduğunu savunan nadir kişilerdendir. Yakın arkadaşları olan Rasim ve Deli Necip ile Durumu tartışırlar. Sonunda bir avukat tutmaya karar verirler.

Hiçbir avukat Mehmet Nihat Efendiyi savunmayı kabul etmez. Çünkü hepsinde kasabalıdan tepki görmek düşüncesi vardır. Uzun çabalardan sonra onu savunacak bir avukat bulurlar. Bir hafta sonra kadar kasaba komiseri Kazım Efendi durumu aydınlığa kavuşturur. Suçlunun Kelami Baba’ nın oğlunun olduğunu tespit eder. Gerçek araştırılır ve Kelami Baba’ nın oğlunun türbedeki değerli eşyeları çalarak daha sonra türbeyi ateşe verdiği anlaşılır. Gerçek anlaşıldıktan sonra Mehmet Nihat Efendi serbest bırakılır. Şahin Efendi kazandığı bu büyük zafer karşısında çok memnun olur. Eyüp Hoca ve yandaşları başarısızlıklarından dolayı az da olsa kasabanın güvenini kaybeder.
Bir mayıs günü kasaba top sesleriyle uyanır. Yunanlılar kasabaya istila etmeye hazırlanmakta olduğu anlaşılır. Zaten Böyle bir şey daha önce beklendiği için bazı aileler kasabayı terk etmeye başlamıştı.

Şahin Efendi, deli Necip ve Rasim burada kalarak sonona kadar mücadele etmeye karar verirler. İlk önce Rasim, daha sonra mühendin Deli Necip ölür. Özellikle Deli Necip onun gözleri önünde öldürülür. Bu olay onu çok sarsar. Kendisinin de bu uğurda ölmesi gerektiğini düşünür. Bu sırada Şahin Efendi acele karakola çağırılır. Karakolda kendisine Yunanlılar tarafından gönderilen bir emir tebliğ edilir. Bu emir aynen şöyledir :” Şafin Efendi sen kasabada sözü geçen bir zatsın. Yunan Devleti’ nin Müslümanlat hakkında kötü bir niyeti olmadığına dair ahaliyi inandır.” Şahin Efendi, ilk önce bu durumu yadırgar. Ama biraz düşündükten sonra sonra halk için faydalı olacağı kanısına varır. Böylece işgal ortadan kalkabilirdi.Bu teklifi kabul eder.Kılık değiştirek halkın arasında ve Yunanlılardaki gelişmeleri takip eder. Hakikaten de olaylar düşündüğü gibi gider. Yunan baskısı azalır.



Artık Şahin Efendinin yeşil gecesi ortadan tamamen kalkmış Sarıova kasabası düşmandan arındırılmıştır. Zaten halifelik de kaldırılmıştır. İnkılaplar yapılmaya başlanmıştır. Birgün Şahin Efendi kasabadan ayrılır. Kendine yeni bir hayat kurmak için başka yerlere gider. On yıl kadar başka diyarlarda çalışır.On yıl sonra Sarıova’ ya geri döner. Sarıova kasabasını çok değişmiş görür. Kendi eseri gibi saydığı Emir Dede mektebine gider.Başmuallime kendisini takdim eder. Başmuallim onu şöyle tarif eder:”Sen on yıl evvel Yunanlılara yaltaklık eden başmuallimsin.Senin bu kasabada yerin yok.” der.
Şahin Efendi kasabayı dolaşarak eski tanıdıklarını arar. Bu kişilerden de aynı tepkiyi alır. Artık kasabayı terk etmekten başka bir çaresi yoktur. Üzüleceği yerde sevinmektedir. Çünkü bütün emelleri gerçekleştirilmiştir. Yeni inkılaplar yapılmıştır.

KİTABIN ANA FİKRİ

Bir insan ne kadar azimli olursa üstesinden gelemeyeceği iş yoktır.En kötü şartlarda olsa bile.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Şahin Efendi : Romanın en önemli kahramanıdır. Geri kalmış bir kasabanın yenileştirilmesi için çok çaba sarfetmiştir. Çoğu zamanda azmi sayesinde başarılı olmuştur. Hakkında birçok söylenti çıkmıştır. Ama hepsini birer birer yenmiştir.

Rasim : Şahin Efendinin fikirlerini savunan nadir kişilerdendir. Deli Necip’ le birlikte Şahin Efendinin en yakın arkadaşıdır.

Mühendis Deli Necip : Şahin Efendinin en yakın arkadaşıdır. Şahin Efendiyle yenileştirme çabalarına girmiştir. Ama amaçlarını gerçekleştiremeden şehit olmuştur.

Eyüp Hoca : Çok yaşlı olmasından dolayı kasaba halkı ona saygı duymaktadır. Şahin Efendinin yapmak istediği her yeniliğe karşı çıkmıştır. Sonunda Şahin Efendiye Mağlup olmuştur.

Mehmet Nihat Efendi : Hayatta hiçbir kimseyle duygusal bağı kalmamış olan bu adamın en önemli özelliği görevinde başarılı olmasıdır. Kasaba mektebinde Fransızca öğretmenliği yapmaktadır. Hakkında asılsız söylentiler çıkmıştır. Bu söylentllerin aslı olmadığı anlaşılınca hapisten çıkmıştır.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap, bizim tarihimizi anlatmakla beraber , nasıl yenileşme çabalarının yapıldığını anlatmaktadır. Bütün zorluklara rağmen, Hepsinin üstesinden gelinmiştir. Kitapta çok fazla yabancı kelime kullanılmıştır. Oldukça sade ve akıcı bir dille yazılmıştır. Herkese bu kitabı okumasını tavsiye ederim.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ

Ünlü yazarlarımızdan Reşat Nuri Güntekin 26 Kasım 1889 yılında İstanbul’ da doğdu ve babası Doktor Nuri bey ‘ dir. Önce Çanakkale idadisinde okuyan Güntekin daha sonra İzmir ‘ de Fransız Frerler Mektebine devam etti.

Reşat Nuri Güntekin, 1912 yılında İstanbul Darulfünunu Edebiyat Şubesini bitirdikten sonra liselerde Edebiyat, Fransızca ve Felsefe okuttu. Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişi olarak Anadolu ‘ nun çeşitli yerlerini Görme fırsatı buldu.
1939 ve 1943 yılları döneminde Çanakkale milletvekilliği yaptıktan sonra 1947’ de başmüfettişlik ve 1954’ te Paris Kültür Ataşeliği yaptı.

Romanları : Harabelerin Çiçeği (1918), Gizli El (1920) , Çalıkuşu (1922), Dudaktan Kalbe (1923), Damga (1924), Akşam Güneşi(1926), Ateş Gecesi (1942). Vb…

Hikayeleri : Gençlik ve Güzellik (1917), Tanrı Misafiri (1927), Leyla ile Mecnun ,Sönmüş Yıldızlar, Eski Ahbablar.

ESKİ HASTALIK ÖZET

Eski Hastalık

 (Reşat Nuri Güntekin)

KİTABIN ADI :  Eski Hastalık
KİTABIN YAZARI : Reşat Nuri Güntekin
KİTABIN YAYIN EVİ :  İnkılâp Kitapevi
BASIM YILI :  1996

KİTABIN KONUSU

Farklı kültürler çerçevesinde yetişmiş iki insanın hayatlarını birleştirmeleri sonucunda meydana gelen mutsuz bir evlilik; aşk, tutku, sadakat ve vefa kavramları çevresinde dönen olaylar kitabın konusunu teşkil etmektedir.

KİTABIN ÖZETİ

Züleyha, küçük yaştan itibaren annesiyle birlikte İstanbul’da yaşayan bir kızdır. Batı kültürünün yaşam tarzında büyüyen ve eğitimini bu yabancı okullarda tamamlayan Züleyha’nın babası Ali Osman Bey, subay olup bu yıllarda Anadolu’nun düşman işgalinden kurtulması için Millî Mücadeleye katılır. Züleyha’nın İstanbul’da geçirdiği yıllar aynı zamanda İstanbul’un düşman işgali altında olduğu yıllardır. Bu sebeple batı kültürünün etkisi burada yaygın olarak görülmekte ve İstanbul sosyetesi de bu yaşam tarzına ayak uydurmaya çalışmaktadır. Züleyha, dayısı Şevki Bey’in tanınmış kişilerden olması sebebi ile bu yaşantıdan uzak değildir hatta bu yaşayış biçiminin yaygın olması için uğraş verenlerden birisidir. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Millî Mücadele sona erer ve Ali Osman Bey, İstanbul’a geri döner.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet



Fakat burada kalıcı değildir ve görevi gereği Anadolu’ya geri dönmesi gerekmektedir. Bu sefer ailesinden ayrı kalmak istemeyen Ali Osman Bey, ailesinin de kendisiyle birlikte gelmesini ister. Züleyha, tahsilini bahane ederek bir süre İstanbul’da kalmayı başarır fakat ilerleyen zamanlarda babasının ısrarlarına daha fazla dayanamayarak tahsilin yarım bırakır ve ailesinin yanına geri döner. Burasını kendisine bir zindan olarak gören Züleyha, bir süre kendisini odasına kapatır ve kimseyle konuşmaz. Yerli halka yaptığı kibirli tutumlarına ve onları hor görmesine rağmen buradaki insanların ona saygı gösterip samimî ve içten davranmalarına bir süre sonra alışır ve insan içine çıkmaya başlar. Baba sevgisine hasret olan Züleyha, artık vaktinin çoğunu babasıyla birlikte geçirmekte ve onun yaptığı kahramanlıkları, halkın onu ne kadar sevdiğini öğrenmekte ve babasıyla gurur duymaktadır. Bu süreç içimde babasının emir subaylığını yapmış olan ve babasının askerden ayrıldıktan sonra da görev yaptığı yerde yaşayan, buraların hatırı sayılır kişilerinden genç Yusuf ile tanışır.

Yusuf, Ali Osman Bey’e karşı gayet saygılı be savaş esnasında onunla omuz omuza çarpışmış Ali Osman Bey yaralandığında onu sırtında taşıyarak hayatını kurtarmış olan bir gençtir. Babası erken yaşta vefat edince babasından kalan çiftlik ve tarlalara bakmak onun sorumluluğu altına girmiştir. Dürüst ve içten tavırlarıyla Züleyha’nın hemen ilgisini çeken bu genç, Ali Osman Bey’in kızı olduğu gerekçesiyle Züleyha ile aynı ortamda bulunmaktan dahi kaçınır. Bu zaman zarfında Züleyha’nın annesi vefat eder. Artık İstanbul’a dönme umudunu tamamen yitiren Züleyha’yı babası ile Yusuf’un annesi olan Nefise Hanım teselli eder. Özellikle Züleyha’yı kızı gibi gören Nefise Hanım, Züleyha için bir dayanak olmuştur. Uzunca bir müddet kendine gelemeyen Züleyha’nın içinde bulunduğu bu psikolojik durum sona erince kendisini dünyadaki hiçbir şeyin mutlu edemeyeceğini her şeyin aslında boş olduğunu düşünmeye başlar. Daha sonra babasının da isteği üzerine Yusuf ile evlenir.

Farklı dünyaların temsilcileri olan Yusuf ile Züleyha’nın evliliği Züleyha’nın farklı tutum ve yaklaşımları sebebi ile çekilmez bir hâl alır. Züleyha’nın amacı; kendince modern çağın gereklerine göre kocasının davranışlarını değiştirmektir. Fakat bunu yaparken kalp kırıcı hırçın e söz dinlemeyen tavırlarını ortaya koymakta, eş durumundaki insanların samimiyetini asla göstermemektedir. Varlıklı bir ailenin oğlu olan Yusuf ise, hükmetmeye alışmış modern öğretim hayatına rağmen bu yaşam tarzını benimsememiş, dürüstlük ve sadakat kavramlarından asla taviz vermeyen bir şahıstır. Karısının bu tutum ve davranışlarına bir anlam veremeyen fakat ona karşı olan saygısından sesini çıkarmayan Yusuf aslında eşini çok sevmekte fakat bu sevginin karşılığını göremediği için yakınmaktadır. Züleyha, yaptığı evliliğin sadece bir mantık evliliği, aşk, sevgi gibi kavramların ise romantik edebiyattan kalma eski bir hastalık olduğunu düşünmekte ve davranışlarını da bu çerçeve içinde sürdürmektedir.

Bu sıralarda Ali Osman Bey de vefat etmiş ve Züleyha’yı kocasından başka burada tutacak hiçbir bağ kalmamıştır. Kocası ile yaptığı bir tartışmada evliliklerinin zaten böyle devam edemeyeceğini ve boşanmak istediğini belirtir. Bunun üzerine mahkemeye başvurulur. Mahkeme, boşama belgesinin bir yıl sonra verileceğini aralarındaki bu durumun bir yıl daha devam edeceğini ilan eder. Bu karar üzerine tekrar İstanbul’a dönen Züleyha, dayısı Şevket Bey’in de teşviki ile eski hızlı yaşantısına geri döner. Bir gece yabancı bir erkekle geçirdiği trafik kazasını yaralı olarak atlatan Züleyha’nın bu durumu gazetelere birinci sayfadan girer ve tüm İstanbul sosyetesi bu durumu konuşur. Dayısı tanınmış bir şahsiyet olduğundan bu skandalın kendisinin itibarını sarsacağından korkarak apar topar İzmir’e yerleşir. Bu esnada Züleyha hala hastahanede kalmakta ve içinde bulunduğu bu utanç verici durumdan nasıl kurtulacağını bir daha arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacağını düşünür. Tüm bunların yanı sıra artık İstanbul’da kimsesi de kalmamıştır.

Züleyha, hastaneden kendisini birisinin almaya geldiğini öğrendiğinde şaşırır. Hatta bu kişinin Yusuf olduğunu öğrenince küçük bir şok geçirir. Artık eş durumunda olmamalarına rağmen Yusuf, İstanbul’a gelerek Züleyha’yı hastahaneden alır ve özel bir vapurla Gölyüzü’ne geri dönmek için yolculuğa çıkarlar. Yolculuk esnasında Yusuf, Züleyha’nın rahat etmesi için elinden gelen her şeyi yapar. Hatta yol üzerindeki tüm sahil kasabalarına uğrayarak Züleyha’ya buraları gezdirir. Bu vapur yolculuğunda evli oldukları zamanlara göre daha bir mutlu ve anlaşma içinde görünen Züleyha ile Yusuf arasında her ikisinin de birbirinden saklamaya çalıştıkları bir yakınlaşma göze çarpar. Nihayetinde Gölyüzü’ne ulaşırlar ve burada Züleyha, Nefise Hanım tarafından sanki hiçbir şey olmamış gibi karşılanır. Bu durum Züleyha’nın dikkatinden kaçmaz ama Nefise Hanım’dan bu olay karşısında utandığı için hiçbir şey diyemez. Ardan birkaç ay geçtikten sonra Yusuf elinde mahkeme kararı ile eve döner. Kararda verilen bir yıllık müddetin dolduğu artık tamamen özgür iki insan oldukları ve bununla birlikte Yusuf’un bir miktar nafaka ödemesi gerektiği belirtilmektedir. Züleyha, bu kararı duyunca artık burada duramayacağına karar verir ve İstanbul’a geri dönmek ister. İstasyonda kendisini İstanbul’a götürecek olan treni beklerken Yusuf’a kendisini niçin hastahaneden aldığını bunca rezilliği temizlemek için uğraştığını ve tüm bunlara kendisine yüz vermeyen birisi için neden katlandığını sorar. Yusuf ise tüm bunları yapmasının tek sebebinin Ali Osman Bey’in adının lekelenmesine gönlünün razı olmadığını, yaptığı her şeyin Ali Osman Bey’e karşı duyduğu saygıdan dolayı olduğunu belirtir. Bunun üzerine Züleyha gözyaşları içinde trenine biner ve yola koyulur.

KİTABIN ANA FİKRİ

İnsan ilişkilerindeki en önemli husus karşılıklı sevgi ve saygıdır. Tüm bunların ötesinde eğer ilişki içinde bulunduğumuz kişi hayat arkadaşımız ise bu bağların daha da kuvvetlendirmemiz ve bunların yanı sıra aşk, sadakat ve vefa kavramlarını da benimsememiz gerekir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

OLAYLAR

Kitaptaki olaylar çok iyi kurgulanmakla beraber yapılan tasvirlerle daha da kuvvetlendirilmiş, olayda gerçek dışı diye nitelendirebileceğimiz hiçbir öğeye yer verilmemiştir. Olaylar abartısız olarak anlatılmıştır.

KİŞİLER

ZÜLEYHA: Çevresindeki kişilerden ve olaylardan kolaylıkla etkilenebilen, yabancı okullarda aldığı eğitim sebebiyle bu yaşam tarzını benimsemiş birisidir. Bu özelliğini kullanarak insanlar üzerinde otorite kurmaya çalışır ve yersiz gururu nedeniyle karşılıklı ilişkilerde başarısızdır.

YUSUF: Avrupa’da bir süre yaşamasına rağmen bu yaşam tarzını benimsemeyen ve Millî Mücadele yıllarında özellikle Fransızlara karşı Ali Osman Bey ile birlikte çarpışan bir gençtir. Ali Osman Bey’i çok sever ve onu babası yerine görür. Gelenek ve âdetlerine oldukça bağlı olan Yusuf, Züleyha’yı çok sever fakat bu sevgisinin karşılığını göremediğinden sadece Ali Osman Bey’e duyduğu saygıdan dolayı kızını bu utanç verici durumdan kurtarır.

ALİ OSMAN BEY: Memleketini ve insanları çok seven buna karşılık halkın saygısını kazanmış bir komutandır. Savaş esnasında ailesiyle birlikte olamaz fakat savaştan sonra ailesini bir arada tutmak ister. Kızı Züleyha’nın modernleşmek görüntüsü altında insani duygulardan uzaklaşmasına engel olmak ister.

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap konusu ve olayları itibarıyla oldukça sürükleyici, bilgilendirici ve düşündürürcü olup Reşat Nuri GÜNTEKİN’in ustaca kaleme aldığı bir eser niteliğindedir. Bütün arkadaşlarıma tavsiye ederim.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

Reşat Nuri GÜNTEKİN, 1889’da İstanbul’da doğdu. Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Liselerde öğretmenlik, müdürlük, Millî Eğitim Müfettişliği, Paris Kültür Ataşeliği yaptı. UNESCO’da Türkiye’yi temsil etti. Romanları, hikâyeleri, tiyatro eserlerinin yanı sıra çeşitli çevirileri de vardır.

19 Ocak 2018 Cuma

BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK KİTAP ÖZET

Bülbülü Öldürmek Konusu ve Özeti
Bülbülü Öldürmek
Siyahilerin her zaman haksız ve suçlu olduğu bir dönemde onlardan birinin hakkını savunan bir avukat ve buna tepki gösteren kasaba halkı ile bu yanlışı kendi pencerelerinden gören ve anlatan çocukların romanıdır.
Yazar: Harper Lee
Çevirmen: Ülker İnce
Yayınevi: Sel Yayıncılık
ISBN: 9789755706849
Sayfa: 355 sayfa
Basım Tarihi: 2013
Bülbülü Öldürmek Romanı Hakkında Genel Bilgi
Kitap 1926 ABD doğumlu yazarın uzun süre ilk romanı olarak kalmıştır. 1960 yılında yayınlandığında çok ses getirmiş ve döneminin de özelliğinden dolayı çok eleştiri de almıştır. O zamanlarda ırkçılık oldukça yaygındır. Harper Lee’nin de kitabında ırkçılığı yerip özgürlüğü ve eşitliği savunması o zamana göre büyük cesaret gösterisi olmuştur. Bu çok ses getiren roman 1961 yılında Pulitzer Ödülü de dahil olmak üzere bir çok ödül almıştır ve 1962 yılında Bülbülü Öldürmek ismiyle beyaz perdeye aktarılmış ve Oscar’a layık görülmüştür.
Harper Lee 50 yıl sonra Bülbülü Öldürmek romanının devamı niteliğinde 2. Romanını Tespih Ağacının Gölgesinde ismiyle yayınlamıştır. Kitap, avukat babanın Scout adlı kızının 20 yıl sonraki halini, eşitliği, özgürlüğü ve bu gibi erdemleri savunmasını ve babasının ona öğrettiği değerleri devam ettirmesini konu alır.
Ayrıca Harper Lee Truman Capote’nin çocukluk arkadaşıdır. Soğukkanlılıkla romanının sinema uyarlaması olan 2005 yılı yapımı Gerçeğin Peşinde filminde Harper Lee’yi Sandra Bullock canlandırmıştır. 2006 yılında da Truman Capote’nin biyografisi olarak çekilen Capote filminde de Harper Lee’yi Catherine Keener canlandırmıştır.

Bülbülü Öldürmek Romanının Konusu
Kitap, avukat bir baba, yüksek insani erdemlerle yetiştirilen çocukları, iftiraya uğrayan bir zenci ve iftira atan insan çevresinde gelişir. Konular çocuk gözüyle anlatılır. Tecavüz iftirasıyla suçlanan zenci bir adamın avukatlığını üstlenen Atticus ve ona tepki gösteren kasaba halkı ile zencinin suçsuz olduğuna inanan Atticus’un çocukları okuyucuya bir çok unutulan değeri hatırlatır.

Bülbülü Öldürmek Romanının Özeti
Atticus Finch idealist, özgürlükçü ve eşitlikçi bir avukattır. Çocukları Scout ve Jem’i de bu şekilde yetiştirmektedir. Çocuklar okul dışında diğer normal çocuklar gibi dışarıda oynarlar. Çocukların korktukları bir ev vardır ve o evin sahibi hiç dışarı çıkmayan Boo Radley’dir. Bir gün Scout ve Jem arkadaşlarıyla bu eve girme cesareti gösterirler ama bir patlama sesiyle kaçışırlar.

Babası da suçsuz, tecavüz suçuyla iftira atılmış bir zencinin avukatlığını üstlenir. Bütün kasaba halkı tepki gösterir. Bazılarının da düşmanlığını kazanır Atticus. Fakat o bunları önemsemez. İdeallerinden vazgeçmez.

Yardımcıları olan Calpurnia çocukları bir zenci kilisesine götürür. Çocuklar burada zencilerin hiç de söylendiği kadar kötü olmadıklarını, kendileri gibi insanlar olduklarını görür. Baba da bu durumdan son derece hoşnut olur.

Bir gece çocuklar evlerine dönerken saldırıya uğrarlar. Saldırıyı gerçekleştirenin sonradan zenciye de iftira atan adamdır. Bu adam önce avukat Atticus’a sonra da çocuklarına saldırmıştır. Çocukları bu saldırıdan da çok korktukları evden dışarı hiç çıkmayan Boo Radley kurtarmıştır.

Avukatın bütün savunmasına, suçu destekleyen hiçbir kanıt olmamasına rağmen sadece zenci olduğu için adam suçlu bulunmuştur ve cezası idamdır. Fakat zenci hapishaneden kaçmaya çalışırken muhafızlar tarafından vurulur ve ölür. Bu adamın suçsuzluğuna çocuklar da inanmaktadır ve bu ölüm ve infaz onları çok üzer. Fakat kasaba halkını memnun eder.

Kitap ırkçılığı yerip, yanlışlığını gözler önüne serip eşitliği savunması açısından zamanının en dikkat çeken ve eleştiri alan yapıtı olmuştur.
Bülbülü Öldürmek kitabı Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar listesinde yer almaktadır.

YERALTI DEMİRYOLU ÖZET

Amerika'nın En Derin Yarasına Seyahat; Yeraltı Demiryolu özet

“Yeraltı Demiryolu” Colson Whitehead tarafından 2016 yılında yayınlanmış bir roman. Yayınlandığı yıl New York Times, Washington Post, Time, The Wall Street Journal, Amazon, Goodreads, National Public Radio, Oprah Book Club gibi yayın ve pazarlama mecralarında yılın kitapları listelerinin ön sıralarında yer aldı. Roman, 2016 yılında Amerikan Ulusal Kitap ödülünü aldıktan sonra, ödüller 2017 yılında Pulitzer ile Arthur C. Clarke ödülleri ile gelmeye devam etti.

Türkiye’de Siren Yayınevi tarafından 2017 yılı Ekim ayında basımı yapılan kitap, çıktığı günden itibaren kitapevlerinin raflarında, web satış sitelerinin sayfalarında en dikkat çekici noktalarda yer aldı. Ancak benim kasım ayında edindiğim kitap henüz birinci basımdı. Kitaba dair internette yeterince inceleme ve değerlendirme yazısı göremedim. Sadece K24’de Seçil Epik’in Colson Whitehead ile yaptığı röportaj, İdefix’de Ece Karaağaç’ın yine yazarla kısa bir röportajı, SabitFikir’de bir değerlendirme yazısı gözüme çarptı. Amatör blog yazarları arasında ise sadece bir yazı dikkatimi çekti.

Bu durum, Türkiye’de edebiyat okurluğunun kitaba değil yazara odaklı olduğunu gösteriyor. Okur, güvendiği okurun kitabına dair, herhangi bir değerlendirme okumadan gözü kapalı güvenirken, tanımadığı bir yazarın kitabı için, ödüllere boğulsa dahi mesafeli duruyor.

Colson Whitehead’in “Yeraltı Demiryolu”, Amerikan toplumu için klasik ve çok tekrarlanmış bir konuyu içeriyor olabilir. Kölelik mevzuu, sinema, dizi ve edebiyat dallarında fazlası ile işlenmiş bir konu. Ancak Amerikan toplumunda, özellikle siyahilerde yara o kadar taze ki, bu mevzuya her farklı ve özgün bakış ilgi çekmeye devam ediyor.

Aslında, konu sadece Amerika’ya özgü değil. 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar kölelik tüm dünyada yaygın bir durum ve köle pazarları Osmanlı topraklarında ve Anadolu’da dahi mevcut. Amerika’yı ön plana çıkaran üç nokta olduğunu düşünüyorum; İlki, Amerika’daki köleliğin, tarımsal endüstrinin en yüksek halinde sistematik bir ihtiyaca yani sadece efendi ile köle ilişkisinin dışında, toplumsal düzenin bir parçasına dönüşmesi. İkincisi Amerika’da köleliğin, dünyanın birçok noktasına göre erken bir vakitte, 1862’de kaldırılmış olmasına karşın, bir yüzyıl daha siyahilerin temel haklarından mahrum kalması. Üçüncü ve bence en önemli nokta ise, Amerikan toplumunun geçmişten kalan bu sorunla yüzleşmekten vazgeçmemesi, yarayı temizlemeden üstünü kapatmaya çalışmaması ve her hatırlama girişimini bir pansuman olarak değerlendirmesi.

“Yeraltı Demiryolu”nu Amerikan Edebiyatının bu pansuman işlevinin ürünlerinden birisi olarak görebiliriz. Gerçi Colson Whitehead verdiği röportajlarda, ABD’nin hala ırkçı olduğunu ve kendisinin ömrünün sonuna kadar da böyle olacağını düşündüğünü söylüyor. Yani ona göre yara hala açık ve kanamaya devam ediyor.

Romanın aldığı ödüllerden birisi olan Arthur C. Clarke ödülü fantastik ve bilim kurgu eserlere veriliyor. Bu roman için fantastik ve bilimkurgu diyemesek bile gerçeküstü kılan bir yönü var, 1800’li yıllarda Amerikalı zenci köleler arasında bir efsane olan “yeraltı demiryolu” ifadesini, gerçek bir tren yolu olarak kurgulaması. Oysa, o dönemlerde “yeraltı demiryolu” olarak isimlendirilen sadece, kölelerin çiftliklerinden ya da efendilerin hakimiyet alanlarından kaçarken kullandıkları tüneller.

“Yeraltı Demiryolu” kitabını, yazarının da beklemediği ölçüde popüler kılan şeyin, döneminin dilinde metafor olarak kullanılan bir kavramı gerçek anlamına dönüştürerek kullanması. Demiryolu istasyonlarının romanın en heyecan verici, merak uyandırıcı kısmı olduğuna şüphe yok.

Bazı kitapların özetleri, kitabın derinliğine gölge düşürür. Aynı şeyin bu roman için de geçerli olacağını düşünüyorum. Tek cümle ile kitap genç bir kızın köle olduğu çiftlikten kaçarak özgür olacağı coğrafyalara ulaşma çabasının hikâyesi. Ama bu cümleden sonra kitaba tekrar dönüp baktığımda, bu özetin kitaba anlatmak için asla yeterli olmayacağını görüyorum.

Kölelerin kendi içindeki hiyerarşiden, beyazlar içinde köleliğe dair farklı bakış açılarına, coğrafyalara göre fark eden fikir akımları ve davranış kalıplarından, insan öldürmede cinayetin nerede başladığına dair detaylarla bezenmiş bir kurgu ile karşı karşıyayız. ABD’nin güneyindeki Georgia eyaletinde başlayan hikâye Güney Carolina, Kuzey Caroline, Tennessee, Indiana eyaletine uzanıyor. Amerika’da kuzeye gidildikçe kölelik karşıtlığı dolayısı ile özgürlük artış gösteriyor. Ama baş karakter Cora’nın kaçış hikâyesi inişli çıkışlı bir grafik seyrediyor. Kitabın sonunda anlıyorsunuz ki, 1800’li yıllarda Cora’ya kurtuluş yok, o her defasında yakalanacak, her defasında yeniden kaçmaya çalışacak, her defasında ona başka vicdanlar yardım edecek ve o vicdanlar her seferinde vicdansızlığın bataklığında boğulacak.

Kitapla ilgili en dikkat çekici eleştirinin, Cora etrafında dönen, özellikle üçüncül karakterlerin çok çabuk değiştiği, yeterince betimlenmediği, karakterlerin çok silik olması. Açıkçası ben bu eleştiriye katılmadım. Bu akışkanlığı fark ettiğimde, Colson Whitehead’in dönemin panoramasını geniş tutmak için çok fazla karakteri sahneye aldığı ama romanı boğmamak için onları sahnede çok fazla tutmamaya gayret ettiği oldu. Oysa her bir karakterin hayatı, acısı, çilesi başlı başına bir roman olmayı hakediyor. Diğer bir eleştiri ise romanda zamanın ileri geri akışkanlığının fazla olması. Bunun bir kurgu tercihi olduğunu ve romanı derinliğini arttırdığını düşünüyorum. Whitehead romanı bir puzzle gibi kurgulamış. Parçaları tek bir yönde yan yana değil, farklı noktalarda farklı yönlere doğru yerleştirerek ilerlemeye başlamış. Bunun okuru yorduğunu kabul ederim. Ama edebiyat okurunun biraz da çalışkan ve uyanık olması gerektiğini düşünürüm. Whitehead’ın da çalışkan ve uyanık okuru hedeflemesinde bir yanlışlık yok bence.

Kitabın, Türkiye’de daha fazla okunmasını ve Türk edebiyatına, Ermeni, Kürt, Alevilik gibi tarihsel yaralara pansuman olma işlevini bulaştırmasını umuyorum.

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU ÖZET

Kitap Türü: Yabancı Romanlar
Orjinal Adı: Brief einer Unbekannten
Çeviren: Ahmet Cemal
Arka Kapak Bilgisi



Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu Özeti
Stefan Zweig Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, tanınmış bir yazar olan R’nin Viyana’ya dönmesiyle başlıyor. R, gezi sonrası eline geçen bir mektubun üzerinde yazan “Beni hiç tanımamış olan sana” hitabı ile başlayan mektubu ilginç bulup okumaya başlıyor ve bu noktadan itibaren hayatına başka bir pencereden bakacağı bir yolculuğa başlıyor.

Roman bir kadının elinden yazılan çocuğunun ölümü ile başlayıp kendi ölümü ile sonlanan bir kesit arasına sığdırılmış kadının hayatını anlatıyor. Kadın ilk gördüğü andan itibaren platonik bir biçimde adama aşık oluyor ve ondan ömrünün sonuna kadar vazgeçmiyor. Hiçbir sevgi göstermemesine karşın sadece bir iki kere adamla olmasını kendine lütuf sayarak yaşamaya devam ediyor. Ta ki çocuğu hayata gözlerini yumana kadar. Kadın, R’den ona kalan en değerli hazineyi kaybedince bu mektubu yazmaya karar veriyor. Lakin kadın ölmemesi durumunda mektubu adama vermeme ve sonsuza dek susma kararı alıyor. Şimdiye kadar yaptığı gibi.

Aslında kadın adamın hayatının her daim içinde olmasına rağmen adam kadını asla hatırlayamıyor. Mektup bittiğinde ve her şey gün yüzüne çıktığında bile kadın, adam için daima bir hayalet. Kadının zorlu bir yaşamı oluyor. Kadının hayatına R ilk dahil olduğu zaman 13 yaşında daha küçücük bir çocuktu ve küçük yaşta babasını kaybeden annesi ile birlikte yoksul bir hayat sürüyordu. Daha onu görmeden onun yaşam şeklinden etkilenmiş ve onu kafasında daha çok coğrafya hocasına benzetmişti. Onu ilk gördüğünde ona vurulmuş ve onu gözlemeye başlıyor. Hayatı boyunca görünmez olan kadın, annesi başkasıyla evlenip başka bir yere taşınmak zorunda kalınca hayatının ışık almayan bir mağaraya hapsolmuş gibi yaşıyor ve adama gidiyor. Kapıyı kendini zorlayarak çalıyor ve kimse açmayınca eve geçip bekliyor. Saatlerce hayatını ve hayallerini süsleyen adamı bekliyor ve adam bir kadınla eve dönünce her şey, tüm hayalleri yıkılıyor. Onu evden zorla alıp Innsbruck’e götürdüklerinde ayak direyecek gücü kalmamış oluyor. Herkesten, her şeyden uzak yaşıyor. Kendi matemini yaşamaya başlıyor.

Viyana’ya döndüğünde bir şekilde adamla karşılaşıyor ve adam tüm çapkınlığıyla kadını ikna edip (!) yemeğe çıkarıyor. Üç gece birlikte olmalarından sonra R seyahate çıkıyor ve kadına ona ulaşacağını söylüyor. Adam asla kadına ulaşmıyor ve geçmişteki bir anıya dönüşüyor kadın onun için.

Kadın hamile kalıyor ve çocuğunu, hayatını adadığı adamdan geriye kalan tek şeyi, doğuruyor. Onu yoksul büyütmemek için kendini onun deyimiyle satıyor. Birkaç kez evlenme teklifi alsa da kendini daima ona sunmaya hazır olabilmek için evlenmiyor. Ve bir gece yine karşılaşıyorlar. Adam, kadını hatırlamıyor. Her yıl adam doğum gününde adama çiçekler yolluyor fakat adam kimin yolladığını merak dahi etmeden yaşıyor. Ve kadın, R’nin hayatında sadece yüzü silik bir hayalet olarak intihar ediyor.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu romanı hakkında değerlendirmeme gelecek olursak. Kitap baştan sona iki bilinmeyen insanın kadının gözünden hayatını anlatıyor. Zweig, hayatta olduğu süre zarfında Freud’u yoldaşı olarak görüyor ve psikanaliz yöntemini taktir ediyor. Bundan olacak ki “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” adlı kitabı genel olarak bir ruh hali ve insan psikolojisini anlatıyor. Kadının duygusal çöküntülerini, hayatının iniş çıkışlarını ve ruh halindeki sürekli değişimi yansıtıyor. Adam gözünde yalnızca hayalet olan kadının, adama duyduğu koşulsuz aşkı konu alan kitap aslında psikolojiye dayanıyor.

Bence kitap eğer psikoloji sever bir insansanız ve gizemi kitabın başından sonuna kadar severseniz okunabilecek bir kitap. Şayet bilinmeyen sizi bir süre sonra rahatsız ederse yine de sonuna gelmenizi tavsiye edebilirim. Kısa ve hemen biten bir kitap. Kahveniz veya çayınız eşliğinde eğer iyi bir okuyucu iseniz bir iki saat içinde bitirebileceğiniz tadımlık bir kitap.

Kitabın olay örgüsünü belki daha önceden yazarın kitaplarını okuduğum ve ona aşina olduğum için veya kısa olduğu için tahmin edilebilir buldum. Sanki kitap biraz daha devam etse olaylar saçma bir hale gelebilir ve kadının tavrı aşırıya kaçabilecek gibi olduğu için hızlı bir kararla kesilmiş gibi. Lakin eğer kitabın sonunda R, kadını tanımış olsaydı işte o zaman büyük bir sürpriz bizi karşılardı gibime geliyor. Kitabın tek bir karakter gözünden mektup halinde yazılmış olması beni cezbetti.

Ben bu kitaba yaklaşık bir-bir buçuk saat ayırdım ve bu zamanı bu kitapla değerlendirdiğim için mutlu oldum. Okunabilir olduğunu ve herkesin kitaplığında olması gerektiğini düşündüğüm bir kitap.

Yazar: Sena AKSOY


Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu Konusu
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını elinize aldığınızda sizi tanınmış roman yazarı R. İle tanıştırıyor. R. Belli bir süre gezi ardından evine geliyor ve gazetede ki tarih ile doğum günü olduğunu fark ediyor. Uşağı ise o yokken kimlerin geldiğini, kimlerin telefon ettiğini ve bir tepsi ile biriken mektupları bırakıyor. Sayın R. ise mektupları incelemeye başladığında ise bir zarf çok dikkatini çekmişti. Çok fazla kâğıtların olduğu ve sanki acele ile yazılmış olduğunu düşündü. Gönderen veya kişinin adı olmayışı ise daha çok ilginç bir hal almaya başlamıştı. R. mektubu eline alınca hitap sayfası dikkatini çekmişti. “Sana beni asla tanımamış olan sana” hitap cümlesi ile okumaya başladı.

Çocuğu ölen bir annenin mektubu idi. Hislerini mektuba yazarken kendini çok zorlamış ve anlatmak zorunda olduğu için biriken cümleleri hızlı bir şekilde kâğıda dökmeye çalışmıştır. Mektup yazarımızın eline geçtiği anda kendisinin artık olmayacağını anlatan ve oğlunun ölümü ile çok sarsılan bir annenin haykırışlarından ibaretti. Yalnızca R. ile konuşmak istediğini söylüyordu ve anısal boyutlara doğru götürüyordu R.’yi ilk tanıdığı ana götürüyor onu. Karşı komşusu olduğu ana. Oraya taşındığı andan itibaren on üç yaşında ki bir kızı etkilediğinin farkında bile olmayışını anlatmaya başlıyor. Taşınan eşyalara bakarken hayalinden farklı bir genç yazar ile karşılaşıyor oluşu da onun etkilenmesi içinde farklı bir sebep oluşturmuştu. Annesi ise dul bir hanım olan kızının geleceği için bir adam ile evleniyor ve taşınmak zorunda olduklarında bahsetmeye başlıyor. Kitapları çok seven bir çocuk olduğu için onun ilk olarak zekâsından etkilenmesi onu düşünmesini sağlıyordu. On üç yaşında iken yirmi beş yaşındaki gence olan aşkının büyüklüğü ile yanarken tenine, kalbine hatta başka birinin ona bakmasına fırsat bile vermeyen bir aşk öyküsünü kaleme almıştır. Hepsi tek taraflı olan bu sayfaların ilerleyen cümlelerin de ise on üç yaşında ama on sekiz yaşına gelince taşındığı yere geri dönerek, iş bularak özlemini gidermeye çalıştığını anlatıyor. Her karşılaştığında R.’nin kıza bakışları daha farklı boyutlara ulaşırken gelip yanına konuşması ile âdete kalp krizi geçirebileceği anları anlatıyor. O gün beraber yedikleri yemek evde bitmesi zaten kızın hayalini kurduğu bir durumdu. Çıktığı merdivenleri nasıl beklediğini hayal eden o kız çocuğunu hatırladı bir anda. R.’nin onu tanımadığı için daha sakin davranmalıydı. Bakire olduğunu söylememişti. Onun içindi hazır olduğunu kitabı okumaya başladığınız andan itibaren size kenetlenecektir. Beraber üç gece daha geçirdiler. Bir anda mektup çarpıcı gerçekler arasında süzülmeye başlıyor ve ölen çocuğunun o üç geceden birinde olduğundan bahsediyor. Doğum da çok kötü bir hastanede doğum yapmıştı. R.’ye bunu bahsetmemesinin temel sebebi ise onun çocuğu olduğuna inanmaması onu çok üzeceğini düşündüğü için asla söylemedi. Şimdi ise öldüğü için acısını boşaltmaya çalışıyordu. Çocuğuna iyi bir hayat sunmuştu. Bunu nasıl yaptın sorusuna da “KENDİMİ SATTIM.” Cümlesini ekleyerek devam ediyor. Ama sadece onu seven erkekler ile birlikte olduğundan bahsediyor. Buradaki “satmak” eylemi fahişelik manasında olan bir olay değildir. Hatta birlikte olduğu erkekler evlenme teklifi ediyorlardı. Ama o bu teklifleri kibarca reddediyordu.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabı içerisinde R. ile birçok karşılaşması vardı ve bu karşılaşmaların hiçbirinde bakir topraklarına girdiği o genç kızı hatırlamıyordu. Ama her karşılaşma sonrası onu çok sevdiği için onun teklifini kabul ederek birlikte oluyorlardı. R.’nin mektup karşında aldığı ifade ile şaşıran ve hala hatırlamayan bir adamdan ibaretti.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabı sizi bambaşka bir aşk dünyasına kapısını açarak sizi içerisinde ki yangına çekmeyi başarıyor. Dil sadeliği ile imgelerin kelimeler ile bütünlüğü sizi eşsiz sularda yüzmeye davet ediyor.

18 Ocak 2018 Perşembe

EL VEDUD KİTAP ÖZET

EL VEDUD ÖZET

El Vedûd
Tuğçe Işınsu

Değerli Dostum,

Bu kitapta sana ışık tutacak yollar var. Dualar, ritüeller, uygulamalar, ışık olacak yöntemler… Arınma yollarından aşka, şifa dualarından seni derinleştirecek formüllere, bereket çalışmalarından doğru enerjilere yaşamını kolaylaştıracak, seni frekans olarak yükseltecek yolları denediğinde, kapıları açmanı umuyorum. Her sayfasıyla bir adım atacağın, bir dönüşüm elde edeceğin, dileğine seni yaklaştıracak bir kitap olsun dilerim (ve öyle de oldu).

Kitaptaki gül kokusu senin ilhamın olsun bu yolda, senin için hazırladığı bu kitap senin dönüşümün olsun. Dileğini tutup duanı oku, elindeki şifa enerjisini aç ve hazır olduğunda kitapta bir sayfada dur elinle. Niyet et. O gün, o senin sayfandır…

Kalbine Allah’ı koy ve unutma: O sana şah damarından da yakın. Dua ve Sevgiyle…




nsanın dünya hayatında kazanabileceği en büyük nimet, iyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek layık olan Allah’ın sevgisidir.

Allah sevdiği kullarının üzerine Kendi rahmetini yazar, onları rızasına yöneltir ve cennetini bahşeder. İnsanın fıtratındaki sevginin gerçek kaynağı Allah'tır. Diğer tüm sevgilerin o sevgiden kaynaklandığının bilincinde olmak ve o sevgileri de yok etmeden Allah’a yönelmek, samimi iman ehli olmak anlamındadır. İmanı Allah sevdirir. İnkârı da yine O, çirkin gösterir.

"Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır." (Hucurat Suresi, 7)

Her insan iman fıtratı üzere doğar. Her kalp Allah’ı tanıma, O'nu bilme, O'na bağlanma üzeredir. Her kalp O'nu anmak ister. Bedenden daha fazla kalp beslenmeli ki, insanı insan eden değerler baskın gelsin. Akıl ve şuur açılsın, insan mutmain olsun.

İnsanın Allah’a olan imanı arttıkça, sevgi gücü de artar. Kalp, içine tüm dünyanın sevgisini sığdırabilecek kadar geniş yaratılmıştır. Bu, Allah’ın Vedûd isminin, insandaki tecellisinin sonucudur. Kalpte çok güçlü bir sevgi potansiyeli vardır. Bu sevgi ancak iman vesilesiyle geçici şeyleri terk edip, kalıcı ve sonsuz olana yönlenir. İnsan ancak o zaman hayatından lezzet alır. Bediüzzaman o lezzeti şöyle tarif ediyor;

"Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.  (Mektûbat, 20. Mektup)

O halde Rabbini bilmek, tanımak ve sevmek, insanı sonsuz mutluluğa götürür. Dünyanın yaratılış amacı budur; insanın hayatının amacı da budur. Bütün hakikî saadet, mutluluk, nimet ve lezzet marifetullah ve muhabbetullahdadır. Aksi ise insanı sonsuz elemlere, üzüntülere, korku ve endişelere sevk eder. İnsan, kalbindeki sevgi nurunu ve sevgi gücünü yitirir; hem dünya, hem ahiret hayatının lezzetinden mahrum kalır.

Allah’a duyulan aşk, tarif edilemeyen derin bir histir, şiddetli bir zevktir. Nasıl gözleri görmeyen birine görme tarif edilemezse, bu aşkı yaşamayan insana da bu duyguyu tarif etmek mümkün değildir. Bu aşk bütün bedene etki eder. Rabbini bilen ve O’na kalben bağlı olan insanın diğer bütün duyuları değerlenir ve nurlanır. Şöyle buyurur Peygamberimiz(asm):

“Vücutta bir parça vardır ki, o sağlam olursa bütün vücut sağlam olur. O bozuk olduğu zaman bütün vücut harap olur. Dikkat edin, işte o kalptir.”

İnsanların çoğunluğu kalplerindeki sevgiyi öldürmüş durumdalar. Küfürde ve günahta ısrarcı olan kalp ölüdür. O ölüyü diriltmeleri, kalplerini sevgiye açmaları gereklidir. Kalp marifetullah ve muhabbetullahla, tahkiki imanla hayat bulur. Rabbini bilmek, insanı taklidi imandan tahkiki imana ulaştırır. Allah'a duyulan muhabbet, tahkiki imanın sonucudur. Allah sevgisini içinde taşıyan ve her şeyde Allah’ın nurunu ve tecellisini gören, muhabbetle, aşkla bakan gözler baktığını aşkla görür, derin aşkla sever. Allah aşkına kavuşan insan dünyanın da ahiretin de bütün güzelliklerine kavuşur. Vedûd ismi, kâinatın her santimetrekaresinde tecelli eder çünkü.

“Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbetledir."Kâinat kalbindeki ciddî ve hakiki muhabbet ve aşk, çokça sevilen ve sürekli var olan ezelî Sevgili'yi gösterir.

İşte kâinat kadar büyük o hakiki aşk da, küçücük insanın küçücük kalbinde yerleşir. (11. Lem’a'dan)

“Dünyada da muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet mârifetullahtır.”(Peygamberimiz (asm)